Serap 的个人资料firuze'nin space'i...日志列表留言簿 工具 帮助
2009/9/22

iyi ki dogdum...

 
 
 

Bir yaşıma daha girdim…

Çoğunlukla  bizi şaşırtan olaylar karşısında söylediğimiz bu söz bu gün gerçek anlamını buldu bende...

 

Evet...Bir yaşıma daha girdim…Bugün benim doğumgünüm...

 

Tam 32 yılı devirdiğim şu günde hayatımın bilançosunu yapsam ne gam...

Oturup düşündüğümde herkes kadar herşeyden azar azar alınmış bir pay var hayattan..Olması gereken kadar, olması gerektiği gibi….Eskiden büyümekken doğum günleri, şimdilerde ise yaşlanmak anlamına geliyor yanlızca..Aradaki tek fark bu...

 

Yolun yarısına yaklastik artık şairin dediği üzere..Alınacak daha çok şey var hayattan...Daha yaşanacak çok duygu..Böyleyken neden yolun yarısı..Tam tamına başındayız aslında. Tamda yeni yeni çözmeye başlamışken şifreleri. Yeni yeni anlamışken yaşamanın değerini..Yeni başlıyoruz yaşamaya.

 

Sevgilinin gözlerinde ışıltı, evladın sözlerinde sevgi…Bu kadarı da bana yeter zaten. Mutluluk dediğin bu değil mi?

 

İyi ki  doğdum…

 

doğum günü resimleri

2009/7/7

Özsaygi

 

  

 
Kelime anlamı çok açık olduğu için, kısaca,"Özsaygı" insanın kendisine, özüne gösterdiği saygıdır, diyebiliriz.
İnsan yaşamının tüm veçhelerinin merkezinde "Özsaygı" vardır.
"Özsaygı", mutluluğumuzun ve eleştirilerle başetme ve eleştirilerden öğrenme yeteneğimizin temelini oluşturur.Bu da hedeflerimize ulaşmadaki başarımızı belirler.
Özsaygımızın dayanağı "yaptıklarımız" olursa, bu olumsuzluk doğurur.
Halbuki, Özsaygının dayanağı "kim olduğumuz" ise o zaman ruhun güven ve cesaret üreten içsel güçlerine ulaşma yeteneğimiz de ortaya çıkar.
 
Ancak, zihnimize iyice yerleşmesi için bazı örnekler vermemizde yarar vardır.
 
-Kendimizle ilişkimizde dürüst olabilmektir.
-Kendimizle ve özellikle de zayıflıklarımızla yüzleşmek ve kendimizden bir şey saklamamaktır.
-Gerçekte hatalarla doğduğumuzu bilmek ve hata yaptığımızda kendimizi kötü hissetmemektir.
-Hata yapınca, kendimize mazeretler, özürler yaratıp, bahanelerin arkasına gizlenmemektir.
-Karşımızdakine gerektiğinde hayır diyebilmesini bilmektir.
-İnsanlardan iltifat (yağ anlamında olmayan) kabul edebilmektir.
-İnsanların bize yönelttiği eleştirileri kabul edebilmektir.
-İnsanların gözünün içine bakabilmektir.
-Sabahları uyandığımızda, kalkmak için sabırsızlanmaktır.
-Bir Cumartesi akşamını yalnız geçirip, keyifli olabilmektir.
Düşük öz saygı iki türlü karşımıza çıkar.
 
A-Pasif tip Düşük öz saygı:
Korkuya dayalı, aşağılık duygusu görünümde, kendi içine çekilme, sinme,kendine acıma ve acındırma, kendini aciz, kurban görme.

B-Saldırgan tip Düşük öz saygı:
Aslında bu tipin de kaynağında korku vardır. Ancak bu dışardan sezilemez. Bu kişiler, bir şeyleri kaybetmemek için, saldırgan davranışlarda bulunurlar.

Şimdi düşük öz saygı hallerine ait davranışlara yakından bakalım;

A-Pasif tip Düşük öz saygı davranışları:

1- Kendini başkalarından aşağı görme (egoist demesinler diye)
2-Kendi doğrularını, haklarını başkalarınınkilerden değersiz görme.
3-Başkalarına karşı savunmacı olma.
4-Kimseden iltifat kabul etmeme
5-Depresif hissetme.
6-Yalnız ve utangaç hissetme.
7-Suçluluk duygusu altında ezilme.
8-Kendini paspas gbi hissetme.
9-Öz güven eksikliğinden dolayı başkalarına bağımlı olma.
10-Değişimden Korkma.
11-Başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğüyle çok fazla ilgilenme.
12-Kendisine karşı yıkıcı, sabote edici olma. (Bir çaba harcayıp bir şeyler yapar ve kendisini iyi hissetmediği an hepsini yıkar)

B-Saldırgan tip Düşük öz saygı davranışları:

1- Kendini başkalarından üstün görme (egoist demelerinden korkmaz)
2-Kendi doğrularını, haklarını başkalarınınkilerden değerli görme.
3-Başkalarını aşağı görme, kibirli olma.
4-Aşırı kendine güven.
5-Agresif saldırgan) hissetme.
6-Mutsuzluk, alaycılık.
7-Başkalarının duygularını yok sayma.
8-Nadiren hatasını kabul etme. Hataların genellikle inkarı.
9-Başkalarını egoistçe maniple etme, yönetme, yönlendirme.
10-Güç arama, güce dayalı sorumsuzluk.
11-Başkalarının kendisi hakkında ne düşünceleriyle, sözleriyle hiç ilgilenmeme. Sizden öğreneceğim bir şey yok. Ben bilirim, kendimin öğretmeniyim, tavrı.
12-Kendisine karşı yıkıcı, sabote edici olma. (Bir çaba harcayıp bir şeyler yapar ve kendisini iyi hissetmediği an hepsini yıkar)
13- Dar zihin. Bütünsel ve çok yönlü düşünememe.
14-kendine ve/veya başkalarına karşı zarar verici yıkıcı davranışlar.

Yüksek öz saygının nitelikleri;

İki tip düşük öz saygı arasında denge kurulmasıyla oluşan davranış ve düşünme biçimleridir.

1-Kendi doğruları ve başkalarının doğruları, hakları arasında denge kurma.
2-Kendine ve başkalarına değer verme.
3-Abartılı olmayan bir şekilde iltifat etmek ve İltifat kabul etmek.
4-Dostça, içtenlikle rahat davaranışlar içersinde olmak.
5-Duygularının farkında olma ve onları yönetebilme.
6-Enerjik olma ve yaşamdan keyif almak.

Kişinin hedef aldığı bir ideal kişiliği ve bir de dışarıdan görünen kişiliği, imajı vardır. Bu ikisi arasındaki fark ne kadar çoğalırsa, kişinin kendisine saygısı o kadar azalır. Bu fark azaldıkça da öz saygı artar. Yüksek öz saygı, hatalarla ve kaybedişlerle başa çıkmamızı sağlar.
 
 
 

2009/6/17

KADIN NASIL OLMALI ASLINDA?

 

 

 

 

Kadın olmak ; sadece güzel olmak demek değil, gördüğünde o güzelliğin içinde erkeğin kendi ruhunu bulabilmesini sağlayabilmektir.

Kadın olmak ; ipek saçlar, pembe topuklar, ince bel değil, bütün bunların içerisinde bir hanımefendi olabilmeyi başarabilmektir.

Kadın olmak ; güzellik takıntısı içerisinde olmak değil, o güzelliğe akılda katabilmektir.

Kadın olmak ; insanları elinin tersiyle itip kendisinden uzaklaştırmak değil, avuçlarını sımsıkı kavrayarak insana emin ellerde olduğu duygusunu verebilmektir.

Kadın olmak ; çok konuşarak beynini didiklemek değil, sıradan ve kabullenilebilir yaşamın ne olduğunu bilebilmektir.

Kadın olmak ; şatafat düşkünü olmak değil, sımsıcak bir öpücüğün bir tek taş yüzükten daha değerli olduğunu anlayabilmektir.

Kadın olmak ; doğum günleri, evlenme günleri ve bilumum ardı arkası kesilmeyen özel gün sendromlarında pahalı hediyeler istemek değil, sadeliğin içerisinde fark edilebilir olmaktır.

Kadın olmak ; duruşu, oturuşu ve yürüyüşü abartılı olmak demek değil, kendini süs bebeği gibi ortalara atıp başkalarıyla fingirdeşmemektir.

Kadın olmak ; hangi dizi başlamış, kimler oynuyor, kim kiminle yakalanmış bunları merak etmek değil, ekonomiden, politikadan, spordan ve kültürel olaylardan haberi olmaktır.

Kadın olmak ; sırf hatun numarasıyla cahilliğini gizlemek değil, bizi kim yönetir, oligarşi, monarşi, revalüasyon, ofsayt gibi kelimelerin anlamını bilmektir.

Kadın olmak ; gezip eğlenmek değil, pazar parasını kozmetiğe yatırmaması gerektiğini, domatesin, ekmeğin, soğanın, kıymanın kaç para olduğunu bilmektir.

Kadın olmak ; telefonda saatlerce cak cak konuşmak değil, sonradan gelen faturalara niye böyle fatura geldi acaba diye şaşırmamaktır.

Kadın olmak ; içi vıcık vıcık dedikodu yumağı içinde kaybolmak demek değil, eşini, dostunu kollamaktır.

Kadın olmak ; marka düşkünü, moda düşkünü olmak değil, sökük, paça boyu, fermuar dikebilmektir.

Kadın olmak ; marifetlerini sadece erkekleri elde ederken göstermek değil, tüm elinden gelen marifetleri içinden gelerek, göstermelik olmadan yapabilmektir.

Kadın olmak ; dır dır konuşup adamın sinirini bozup, kafatasını attırmak değil, körolası dilini gerektiğinde tutabilmektir.

Kadın olmak ; sadece alışveriş merkezlerine gidip ne bulduysa almak değil, sana don kilot almasını, gömlek ve ayakkabı numaranı bilebilmesidir.

Kadın olmak ; sadece kendi giyiminden sorumlu olup kendini giydirmek değil, zevki seni giydirecek kadar yerinde olmaktır.

Kadın olmak ; orada burada dedikodu yaparak, laf taşımak değil, seni ayıkla pirincin taşı durumlarına getirmemektir.

Kadın olmak ; güzel görünebilmek için orasını burasını her yeri görünene kadar açmak değil, dekoltesinin dozunu ayarlayabilmektir.

Kadın olmak ; saldırganlaşıp kafesinde kırbaçla eğitilmeye çalışılan bir aslana benzemek değil, yumuşak huylu olup erkeğinin dizlerinde tüyleri okşanan bir kedi olabilmektir.

Kadın olmak ; çağırdım, gelmedin, geç kaldın, aramadın, sormadın, kiminleydin, hesap ver demek değil, sana yüreğiyle güvenmek ve inançlarıyla sokulmaktır.

Kadın olmak ; sağda solda konuşulanları gerçekmiş gibi saymak değil, kimsenin arkasından konuşmamaktır.

Kadın olmak ; sınırları zorlayıp, salya sümük ağlamak, kıytırık nedenlerden hır gür çıkarmak demek değil, sözü dinlenir, anlaşılır olmaktır.

Kadın olmak ; hayatı giyim kuşam üzerine kurmak demek değil, giydiğin gömleğe hangi pantolonun yakıştığını, uyum ve uyumsuzluğun ne olduğunu bilmektir.

Kadın olmak ; dağa çıkarken rugan ayakkabı giymek değil, spor ayakkabısı ile topuklu ayakkabının ayrımı bilebilmektir.

Kadın olmak ; of yoruldum, beni ara, beni al, beni bul, bunu isterim demek değil, sence de uygunsa, yanındayım, ben gelirim, merak etme diyebilmektir.

Kadın olmak ; korkak ve çekingen olmak demek değil, seni seviyorum derken korkmamak, başka şeylerin arkasına gizlenmemek ve arkandan laf söyletmemektir.

Kadın olmak ; aklını sadece seksle bozmuş olmak değil, yanına boylu boyunca uzandığında göğsünde atan kalbinin yerine kendini, ruhunu, herşeyini koyabilmektir.

Kadın olmak ; yatağa boylu boyunca uzanmak değil, sana yatağa aşksız yatmadığını hissettirmektir.

Kadın olmak ; çıtır çerez gibi bir günlük olmak demek değil, gecelik değil ömürlük olarak yıllara rehaveti değil huzuru taşımaktır.

Kadın olmak ; sadece en seksi leydi olmayı bilmek değil, yeri geldiğinde hanım sultan olarak söz geçirmesini bilmektir.

Kadın olmak ; cıvık konulara takılıp zaman tüketmek değil, küsmemesini ve ayıp nedir öğrenebilmektir.

Kadın olmak ; sık boğaz edip yalancı durumuna düşürmek değil, karşısındaki insanı taşıyabilmektir.

Kadın olmak ; yapılan her tartışma sonunda karşısındaki insanı ayrılmakla tehdit etmek demek değil, sabırlı ve gururuna dokundurmadığı gibi, karşı tarafında gururunu incitmemeyi bilebilmektir.

Kadın olmak ; tuzu az, şekeri çok gibi limiti olmayan prosedürsüz yemeklerle işi olmak demek değil, pastırmalı kuru fasülyenin yanına tereyağlı pilavı kondurabilmek ve salatasız yemeğe oturmamaktır.

Kadın olmak ; temiz olmak için yarım şişe parfümü sıkarak süslü boyacı küpü olmak değil, öpüldüğü zaman etrafa buram buram parfüm değil aşk kokuları saçabilmektir.

Kadın olmak ; sadece istemek demek değil, seni bir hamur gibi karmasını bildiği gibi o hamura kendisini de katabilmektir.

Kadın olmak ; parası yokken ezik, varken kudurmuş olmak demek değil, paranın gücünü bilebilmektir.

Kadın olmak ; değerlerini bir anlık hevesler uğruna terketmek değil, namussuzluğunu, ahlaksızlığını ancak ve ancak seni baştan çıkarırken kullanabilmek, yan gözle adam kesmemek, üstüne sevgili edinmemektir.

Kadın olmak ; sarışın, renkli gözlü, uzun bacaklı, beyaz tenli, ince bilekli dilber olmak değil, sözüne güvenilir olmaktır.

Kadın olmak ; konuşulan her şeyi eşe dosta yetiştirmek değil, konuşulanların oradan dışarı çıkmamasını sağlayabilecek kadar sıkı bir çeneye sahip olmaktır.

Kadın olmak ; para lazımcılardan, kürkçülerden, cep telefonu manyaklarından, dırdırcılardan, unutkanlıkları nı senin üzerine atanlardan, kendi yetersizliğini seni suçlayarak rahatlayanlardan, raf süslerinden, tehditkarlardan, kaçaklardan, kıkırdayanlardan, boş bakanlardan olmak demek değil, rol yapmamaktır.

Kadın olmak ; komplekslerini güzelliğiyle örtmeye çalışmak değil, kendisini sevebilmektir.

Kadın olmak ; sadece koluna takıp gururla gezmesini bilmek değil, koynuna çekip şehvetle sevişmesini bilmektir.

Kadın olmak ; sadece ana olabilmek değil, çocuklarından saygı görmeyi, anaya babaya hürmet etmeyi de bilebilmektir.

Kadın olmak ; sevdiği insanı parayla pulla, kariyerle, güçle, kimin ne dediğiyle sınırlamak değil, sevdiği insanı sadece o olduğun için sevebilmektir.

 
 
2009/6/8

Yücel Arzen & Devrim Gürenç - Bir Aşk On şarkı

 

 

2008 yılına damgasını vuran “Yarim Yarim” şarkısının bestecisinden muhteşem bir düet albüm! YÜCEL ARZEN; Çağdaş bir ozan, müziğe aşık, yetenekli bir besteci.. Müzikseverler “AH LE YAR”ın bestecisi olarak tanıdı. Bu güne kadar yayınlanmış 150′ye yakın şarkı formunda besteleri var. Popüler Türk Müziği yorumcuları; Cem Karaca, Sertab Erener, Kıraç, Haluk Levent, Ahmet Özhan, Bülent Ersoy, Funda Arar, Mahsun Kırmızıgül, Ali Şan tarafından seslendirildi…

Ünlü şair Atilla İlhan’ın son şiir albümünün (An Gelir) müziklerini yazdı. Ünlü yönetmen Atıf Yılmaz’ın “Güllü” adlı tiyatro oyununun müziklerini yaptı. Mustafa Erdoğan - Anadolu Ateşi Dans Topluluğu’nun Müzik Yönetmenliğini yapan sanatçı; İstanbul’da Dünya Prömiyerini gerçekleştiren TROYA adlı müzikal dans gösterisinin müziklerini yaptı….

DEVRİM GÜRENÇ; Kalbinizin derinliklerine işleyecek bir yorum ve muhteşem bir ses… İTÜ Devlet Konservatuarı Temel Bilimler bölümünü bitirdi. Bir süre önemli sanatçılara vokal yaptı. “Yarim Yarim” parçasında Yücel Arzen ile yaptığı düetle dikkatleri üzerine çekti. Uzun süre internet forumlarında bu güçlü sesin kime ait olduğu merak konusu oldu.

BİR AŞK ON ŞARKI; Youtube olmak üzere birçok internet sitesinde 15 milyonun üzerinde izlenme sayısına ulaşan, Devrim Gürenç’in eşlik ettiği Yarim Yarim - Boşanmak İstemiyorum” ve “Ah” isimli parçalar kitleler tarafından çok sevilmiş ve bu projenin oluşumunda büyük rol oynamıştır.

Yine bu iki eserin içerisinde bulunduğu albümü dinlerken; geçmişe olan özlemimizi, modern zamanlarda şekil değiştiren aşklarımızı ve yavaş yavaş yitirmeye başladığımız samimiyeti kalbinizin derinliklerinde hissedeceksiniz.

Albümdeki şarkıların sözleri Yücel Arzen, Ayla Hacıoğulları ve Temel Kılıçarslan tarafından ortak bir çalışmayla yazıldı. Albümde yer alan tüm şarkıların besteleri Yücel Arzen’ e ait.

Albümün mastering çalışmaları Muammer Tokmak tarafından gerçekleştirildi. “Biraşk Onşarkı” Dokuz Sekiz Müzik ve Ahmet Çelenk yapımcılığında müzikseverlerin beğenisine sunuldu.

 



1.Yücel Arzen & Devrim Gürenç - İki Alyans
2.Yücel Arzen & Devrim Gürenç - Yarim Yarim (Boşanmak İstemiyorum)
3.Yücel Arzen & Devrim Gürenç - Dilim Varmıyor
4.Yücel Arzen & Devrim Gürenç - Ağlama Kalbim
5.Yücel Arzen & Devrim Gürenç - Tanıma Beni
6.Yücel Arzen & Devrim Gürenç - Yalancı Bahar
7.Yücel Arzen & Devrim Gürenç - Eyvallah
8.Yücel Arzen & Devrim Gürenç - Ah
9.Yücel Arzen & Devrim Gürenç - İstersen Dost Kalalım
10.Yücel Arzen & Devrim Gürenç - Yıllar


 
 
 
 
2009/5/16

Göksel - Mektubumu Buldun Mu Albümü 2009

 
 
 Nöstalji'ye devam.....
 
 
 
Göksel - Mektubumu Buldun Mu? albümü 2009 yazına damga vuracak albümlerden bir tanesi. 1970 klasiklerinden oluşan albümün en önemli özelliği ise, şarkıların 70 yıllarındaki teknolojiyle kaydedilmiş olması.
Sizde ben gibi illa 70'ler diyorsaniz dinlemenizi tavsiye ederim :)
Klasikler zaten hep guzel degilmidir?
 
 
01. İnanmam
02. Çaresizim
03. Dudaklarında Arzu
04. Gülmek İçin Yaratılmış
05. Mektubumu Buldun Mu?
06. Baksana Talihe
07. Ağlamak Güzeldir
08. Bilemedim
09. Senden Başka
10. Güle Güle Sana
11. Şimdi Sen Varsın
12. Sen Bensiz Ben Sensiz

DOWNLOAD
 
 
 
 
Albumdeki sevdigim sarkilardan birkac tanesi...
 
 
 

     

 

     

 

    

 

    

 

 

 

2009/4/18

Kara Kitap - Orhan Pamuk

 
 
Bu ara butun stresten ve sikintilarindan kacis yolu olarak okumayi sectim...
Ondandir epeyidir sadece kitaplardan bahsetmem...
Sessizligin vermis oldugu o huzurla kitaplarin sizi goturmus oldugu engin denizde cikmis oldugunuz sakin bir yolculuk gibi...
Bir bakmissiniz ki o yolculukta ic sesinizle, gecmisinizle, geleceginizle, mantiginizla, duygularinizla kitabin sizi alip goturdugu binlerce diyar ve kisiler arasinda kiyaslama ve sentez yaparken buluyorsunuz...
Bir ice donus yolculugu insan icin her zaman lazim aslinda...
 
 
 
 
http://www.kitapambari.com/ambar/images/D/9754704538b.jpg
 
 
Galip, çocukluk aşkı, arkadaşı, amcasının kızı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya'yı karlı bir kış günü İstanbul'da aramaya başlar. Çocukluğundan beri yazılarını hayranlıkla okuduğu yakın akrabası gazeteci Celal'in köşe yazıları, bu arayışta ona işaretler yollayacak ve eşlik edecektir.
 
 

(...)Bütün hayatınızı koyacağınız bu tür kitaplar, sonunda o kitaba bağlanmış hayatınız gibi, yavaş yavaş sizi istedikleri yere götürürler. Bu yeni yer, bu tuhaf ülke, elbette geçmişimiz, hatıralarımız ve hayallerimizden yapılmıştır ve Kara Kitap'ı yazdığım günlerde, geceyarıları, sabahlara kadar durmadan sigara içerek yazdığım saatlerde hissettiğim gibi korkular, belirsizlikler, yenilgi ve yalnızlık işaretleriyle kaynaşır. Oraya ilk siz varmışsınızdır; ilk makul teselliniz de bu olur. Gene de inatçılığınız ve çaresizliğiniz kurtarmıştır sizi, akılcı sanatçılığınız değil. Yetenek denen şeyden daha çok güvendiğim inatçılık ve sabrıma rağmen bazen kitabın hiçbir yere gitmediğini, yazdığım bütün o sayfaların ne beni, ne okuyucuyu kitabın kendi karmaşıklığından başka hiçbir yere götürmediğini korkuyla hisseder, derin bir maneviyat bozukluğuna kapılırdım. Yazdıkça Kara Kitap bana derin bir kişisel amaç ve anlam arayışıyla, yüzeysel bir amaçsızlık, büyük bir şey yazma isteğiyle muğlaklık ve belirsizlikler içinde gidip geliyormuşum gibi gözükürdü. Yalnızlık zamanlarımda beni en çok bu gerilimin kötü sonuçları, hayatımın beş yılını değersiz bir kitaba vermek, sonunda başarısızlığa uğramak korkuturdu.

Şimdi bu tür korkuların benim gibi ancak huzursuzluk ve gerilimle kıvranarak yazabilenler için ilaç olduğunu düşünüyorum.(...)

Orhan Pamuk

 
 
 

2009/4/10

Aşk… kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası…

 
 
Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmayalım mecazi mi,yoksa dünyevi,semavi ya da cismani mi diye sorma!
Ayrımlar ayrımları doğurur.Aşk’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk...
Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır,hasretinde.
  AŞK / ELİF ŞAFAK / DOĞAN KİTAPÇILIK
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Goncalovski’nin Siberiad’ında bir kahramanına söylettiği gibi ‘Hiç kimse kendi yüreğinden başka bir yere sürgün edilemez.’



İnsan hayatı onca dağdağasına, hatırlaya unuta, düşe kalka bir ömrü tükettiği halde yüreğinden bir adım öteye uzaklaşmadığının da farkındadır hep.

Gülerken ağlayana benzeyişimiz de bundan.

Nefret ederken sevmeye mail oluşumuz...

Severken soğuyuverişimiz...

Aşkı ilk duraktan almaya deliler gibi koşullandığımız halde son durağa kadar götüremeyişimizin nedeni bu.

Cansever’in demesiyle ‘...sevgiyle de sevebilir insan sevdayla da.’

Ama yanıldığımız şey sevmeye sebep olarak ‘aşk’ı gösterdiğimizde başlıyor hata. Oysa, ‘aşk’ sevmemeye rağmen var olandır. Sevmenin kökündeki insan, ‘aşk’ın kökenindeki ‘varlık’tır.

Uç uca eklenen aşklar

Hemen her romanı ciddi tirajlara ulaşan, son dönemde yetişen hatırı sayılır romancılarımızdan Elif Şafak, ‘Aşk’ ile ‘aşk’tan söz ediyor. Hem de ne aşk!

Bir ucu Binbir Gece Masalları’nın uçan halılar şehri Bağdat’ta... Bir ucu Moğal ve Haçlı kılıçları ile yerle bir olmuş, silkinip kendine gelmeye... Kendine gelip gönlüne bir merkez bulmaya hallenen Anadolu’da... Bir ucu da yüzyıllar sonrasının New York’unda ucu göğü delen gökdelenlerinin insanın yalnızlığı koyultan gölgelerinin ötesinde, bir banliyö yalnızlığında umutsuzluğuna, sevgisizliğine, görmezden gelinmişliğini hapsolmuş Yahudi Ella’nın yüreğine uzanıyor.

Şems-i Tebrizi ile Mevlana Celaleddin-i Rumi’in aşkın da ötesine geçen muhabbeti, aşkın ilahi yönünü anlatmak için örnek gösterilir hep. Oysa düpedüz dostturlar da iki insan ulusu. Şafak son romanında ‘Beni çok ama çok etkilediler ama özellikle onun halesi beni çekimine almıştır’ diyerek övdüğü Şems ile Mevlana’yı birer kahraman ilan etmesi okurdan çok kendi özeli içindi belki. Ama ya Ella’ya ne demeli?

Öylesine gerçek bir tip yaratmış ki Şafak, romanı okurken bölümlere ayırdığı roman başlıklarında hep onun adını görmek istiyon insan. Bu iç içe geçmiş iki hikayenin başarısını da gösteriyor zaten.

Yaklaşık sekiz yüzyıl öncesinden ‘aşk’a dair söylenenler Ella’ya tarifsiz ve tarifesiz ‘ilaç’ olabiliyorsa, ‘aşk’ kadar ‘aşk’a dair nelerin nasıl söylendiğini de ilginç kılar bu.

Yazının çevirisi, çevirinin yazısı

Tasavvuf süzgecinden geçen aşk, romanın içeriğini olduğu kadar Şafak’ın söyleyişini de belirliyor. Dil, hikayenin seyrettiği ortama göre zaman zaman aykırı düşse de romanın insanı içine alıveren duygusal ortamı ve sürükleyici kurgusu, Türk romanında son yıllarda özlemini çektiğimiz kalitede. Elif Şafak’ın zengin ama bir o kadar da duru dili ve söyleyişi okuru, bir sonraki roman için beklenti çıtasını daha da yukarılara çekmeye sevk edecektir.

Öte yandan romanın İngilizce yazıldığını, Kadir Yiğit Us’un Türkçeye çevirdiğini, Elif Şafak’ın bu çeviriyi tekrar elden geçirip / yorumlayıp yayına hazır hale getirdiğini de eklemek lazım.

Aşkın manifestosu

‘Aşk’ bir bakıma ‘kökü ezelde aşk’ın postmodern çağda modern bir manifestosunu yazma çabası olarak da görülebilir. Elif Şafak, romanında;

‘Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. ‘Aman sakın kendini’ diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: ‘Bırak kendini, ko gitsin!’

Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var’ diyor.

Kitabın ‘beşinci kural’ı bize sanıldığının aksine gerçek bir aşkın eskimediğini, aşkla hemhal olmuş bir viranenin muteber bir kişi olduğunu anlatıyor. İşte tam da burada, Elif Şafak ‘Aşk’ ile geldiği varmak istediği noktayı açık ediyor: Aşk, sadece aşk!

Son söz

Elif Şafak’ın Aşk’ın merkezinde sevgiyle yaşattığı Şems de Mevlana da bitimsiz bir nehir gibi. Şafak da kendi tarlasına açtığı suyolundan gönlünce akıtmış aşk dereciğini. birileri elbet, kendi tarafine göre zayıf, eksik ya da yanlış bulacaklardır romandaki ‘aşk’ evrenini. O vakit o kişilere düşen de kendi arklarını açıp gönüllerininin aktığı mihraklardan kendi tarlalarını sulamaktır.

Mevlana’nın diliyle, ‘Aşk’tan aktararak son sözümüzü söyleyelim:

‘Aşk Şeriat’ı tüm dinlerden ayrıdır.
Áşıkların şeriatı da mezhebi de Allah’tır...



Farklılıkları sadece aşk bir araya getirir’


Elif Şafak, yeni romanı ‘Aşk’ı oturttuğu tasavvuf ekseninin kendisi için yeni bir gelişme olmadığını üzerine basarak söylüyor. Yazar, tasavvufla ilgisini şu sözlerle açıklıyor:

‘Benim tasavvufa ilgim bu romanla başlamadı. Tasavvuf merakımın kökleri bundan 14 -15 sene öncesine uzanıyor. İlk zamanlarda ilgim daha entellektüel bir merak vesilesiyle idi. Tezimi Bektaşi ve Mevlevi felsefesi üzerine yazmıştım. Ancak tasavvuf romanlarımda hep bir alt akıntı olarak vardı. Ama bu sefer ana damar oldu. Ben bu romanda yüreğimi açtım okurlara. Mevlana’nın bende çok izi var ama bana Mevlana’yı sevdiren kişi Şems’tir. Ben onu ilk defa Şems’in aynasında gördüm ve öyle sevdim.’

Romanım çok kapılı saray

Elif Şafak, Aşk’ın yazılış biçimi ve nedenine dair ipuçlarını ise şöyle veriyor:

‘Benim romanlarım çok odalı, çok kapılı saraylar gibi. Kimi okur bir kapıdan girer kimi ötekinden. Her okur her odayı sevmez, göremez. Farklılıkları buluşturmayı, hikayeler anlatmayı seviyorum. Bir tarafta New Yorklu, mutsuz, yavaş yavaş yaşlandığını veyorulduğunu hisseden aşkı kaybetmiş bir kadın. Öte yanda Amsterdam'da yaşayan modern bir sufi. Bir tarafta da 8 asır öncesinin Konyası. Tüm bu farklı unsurları bir araya getiren bağ ise aşk.’

 

 


2009/2/17

Sen, Ben ve Aramızdaki Herşey



Mehmet Rıza Sungur
GOA Basım Yayın;
İstanbul, 2009, 14 x 20 cm, 272 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9789944291736

 

 

 

Acı, onu araştıran ve anlayan herkes için muhteşem bir bilgidir. Acı, yaşama ve yaşadıklarımıza verdiğimiz değeri gösterir. Bir terapi oturumunda ağlayan eşinin gözyaşlarına hiçbir anlam veremediğini söyleyen ve 'Ben hiç ağlamadım, ' diye övünen birine, 'Sizin için çok üzüldüm, ' demiştim. 'Niye? ' diye sorduğunda ise, 'İnsanın yaşamında ağlayacak kadar değer verdiği hiçbir şeyin olmaması çok acı verici de ondan, ' dediğimi hatırlıyorum. Neredeyse, 'Çözüm yoksa sorun da yoktur, ' biçimindeki aşırı pragmatik bir anlayışın pompalandığı bir dünyada, kim acıyı derinlemesine incelemek ve gösterdiği adresi bulmak ister ki? Bu kitabın bazı bölümleri ve özellikle sadakatsizliğe ayrılan bölümü, kendi acısından öğrenmeyi ve anlam çıkarmayı amaçlayan insanlar için yazıldı... Acı yaşamın kaçınılmazlarından biridir. Ancak acı çekmekten daha da önemli olan Acı Çekmeye Değer Bir Yaşam Öyküsü'ne sahip olabilmektir...

 Bu kitap yalnızca sadakatsizlik gibi travmatik yaşantıları daha iyi anlamak ve onları daha az acıyla geride bırakarak yaşama devam etmenin yollarını aktarmak için yazılmadı. İnsan yaşamının vazgeçilmez bir yanılsaması olan aşk ve neredeyse felaket sayılabilecek olumsuz sonuçlarına rağmen halen dünyanın en büyük gönüllü organizasyonu olarak ayakta kalmayı başaran evlilik de, bu kitabın konularından bazıları oldu.

Evlilik, Abd ve İngiltere gibi birçok ülkede kendisine başvuranların yarısını hayal kırıklığına uğratan ve iflas ettiren bir kurum. Başka bir deyişle istatistikler, birçok ülkede iki evlilikten birinin boşanma ile sonuçlandığını göstermekte. Eğer bu istatistikler yapacağınız evlilikle ilgili değil de bir iş ortaklığı ile ilgili olsaydı, yani birisiyle iş ortaklığı yapacağınız sırada istatistiklerine çok güvendiğiniz bir arkadaşınız, 'İkinizin iş ortaklığınızın yürüme şansı sadece yüzde 50, ' deseydi hâlâ tüm varlığınızı bu ortaklığa yatırır mıydınız? Ne gariptir ki iş evliliğe gelince insanların yüzde 90'ından fazlası, yüzde 50 yürüme şansı olan bir ortaklığa yatırım yapabiliyor.

Bu kitabın bir bölümü de böylesi bir davranışı daha iyi anlamaya ve evliliklerin daha sağlıklı yürüyebilmesi yönünden yapılması gerekenlere ilişkin görüşlere ayrıldı. Kitabın bir bölümü ise çoğu kez yalnızca politik doğruların konuşulduğu bir dünyada, politik olarak kolaylıkla yanlış anlaşılabileceği için konuşulmaması beklenen kadın-erkek farklarına ayrıldı. Benzerliklerin eşitlikle eşdeğer anlaşıldığı bir dünyada farklılıkları konuşmak cesaret ister. Oysa gerçekte farklılık, eşitliğe aykırı bir kavram değildir. Doğal olarak erkek ve kadına ait genellemeler her türlü genellemenin içerdiği tüm hataları kapsayacaktır.

Ancak kitapta sözü edilen farklılıkların en azından bir kısmı bile gerçekse, bu farklılıkları anlamak birlikte yaşamayı kolaylaştırabilir. Bu anlayıştan yola çıkarak, 'Erkekler Mars'tan, Kadınlar Venüs'ten mi? ' başlığı altında farklılıkları mizahla yumuşatarak aktarmaya çalışan bir bölüm eklendi kitaba. Bu bölümün okuyucuları eğlendirirken bir yandan da düşündürebileceğini umuyorum.

-Prof. Dr. Mehmet Sungur- (Önsözden)

2009/1/12

Aforizmalar...

 

 

 

Gitmek,
sensizligi sindirebilmektir icimde...
 
Gitmek,
yoklugunla oyun oynamaktir sessizce...
 
ve
Gitmek,
yasayamamaktir varligini...
 
Ben ki; ne seni sindirmek ne de yokluguna oyuncak olmak...
 
Sadece,
yasamak istiyorum...
 
"Gitmek" nedir?
Bilmeden, duymadan ve gormeden "seni"...
 
 
 
 
 
 
2008/9/25

Nostalji...

 
 
  

 

yesterday

yesterday, all my troubles seemed so far away
dün, sorunlarım çok uzak görünüyordu

now it look as though they're here to stay
şimdi kalmak için buradalarmış gibi görünüyor

oh, ı believe in yesterday
düne inanıyorum

suddenly, ı'm not half the man ı used to be
birdenbire, eskiden olduğum kişinin yarısı bile değilim

there's a shadow hanging over me
üzerimde asılı kalan bir gölge var

oh, yesterday came suddenly
dün aniden geldi

why she had to go ı don't know, she wouldn't say
neden gitmek zorundaydı bilmiyorum, söylemedi

ı said something wrong, now ı long for yesterday
yanlış bir şey söyledim, şimdi dünü iple çekiyorum

yesterday, love was such an easy game to play
dün, aşk oynaması çok kolay bir oyundu

now ı need a place to hide away
şimdi saklanacak bir yere ihtiyacım var

oh, ı believe in yesterday
düne inanıyorum

why she had to go ı don't know, she wouldn't say
neden gitmek zorundaydı bilmiyorum, söylemedi

ı said something wrong, now ı long for yesterday
yanlış bir şey söyledim, şimdi dünü iple çekiyorum

yesterday, love was such an easy game to play
dün, aşk oynaması çok kolay bir oyundu

now ı need a place to hide away
şimdi saklanacak bir yere ihtiyacım var

oh, ı believe in yesterday
düne inanıyorum

 

2008/9/22

22 Eylul...

 

 

 
sarkida dedigi gibi...
"aksam oldu, hüzünlendim ben yine..."
 
yillar cok cabuk geciyor ve ben hayatin hizina yetisemez oldum artik sanirim...
itiraf etmek gerekirse yaslaniyorum...
ne de olsa koskoca 30 yili devirdik su fani dünyada...
 

Daha vakit var diye
yazmadığımız
şiirlerdi
kaldılar ...
Yüzümüzden gelip geçti,
ilk gençliğin fener alayları,
yeni yetme arkadaş çetesi dağıldı artık,
büyümenin konaklama yerlerinde,
nice ihanete uğradık,
Ayrıldı yollar ...
Ömrümüzü koyduğumuz şeylerdi ki,
dört yöne dağıldılar...



Daha vakit var diye,
dönüp de bir gün
kaldığımız yerden, hepsini birden
yaşarız sandık.
Oysa emanetmiş bizim sandıklarımız
içlerinde kilitli kalmış onca şeyle
günü geldi,
aldılar...



Nasıl kullanılacağı bilinmeyen anlardı,
Sonuna dek yaşamaktan korkup da kaçtığımız.
yerini ve anlamını bulmayı beklerken,
çürüdü gitti içimizde.
saklı duygularımız.
Şimdi yabancı bakışlara bir şey söylemeyen,
karalama defterleri, bulanık anılar
rüzgara, ateşe, suya yazılmış
gençliğin solgun güncesi.
Biz ne zaman büyüdük,
onlar ne zaman yetim kaldılar ?
Tutulan güneşlerin altında,
yollar geçildi.
Dönüş yok artık o duyarlığa
yaşarken ve yazarken
yarım kalmış şiirler,
yarım kaldılar...

 

Murathan Mungan - 30 Yas Siiri

 

 

 

 
2008/9/21

Sevgi

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
2008/9/8

Olgunlaşmak

 

 

 

 
 
 
Artık eskisi gibi her hafta sonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun. Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi. İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var. "Ben demiştim", "ben bilirim", "ben zaten anlamıştım" sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor.

Kötü gün dostlarını belirtiyor ve onlara daha çok önem veriyorsun.

İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor. Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele. Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok şey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.

Gerektiğinde "Hayır" demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor. Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum. Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor. Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.

Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar.

Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçak gönüllülükle gülüyorum içimden sadece.

Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım. Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına, popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim . Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı.

Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendim de yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.

Sonra Sezen'in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun. İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor. Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu. Kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk. Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek. İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor. Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor.
 
 
Can Dündar
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
2008/4/28

Anlamak Ve Anlaşilmak

 
 
 
 
 
Yazışmalarla fikir alışverişi yaptığım bir arkadasimin mektubu şöyle başlıyordu:

"F.W. Forester diyor ki; anlaşılmak çok az insana nasip olan bir lükstür. Kaldı ki en derin varlıklar ve insanlar -sığ olanlara kıyasla-daha fazla yanlış anlaşılmaya mahkûmdurlar. BİZ BU DÜNYAYA ANLAŞILMAK İÇİN DEĞİL, ANLAMAK İÇİN GELDİK. Anlaşılmamanın üzüntüsünü duyacağımıza, bütün gücümüzle başkalarını anlamaya çalışırsak hayat daha da güzelleşecektir."

İlk okuyuşta hayli çarpıcı gelen bu sözler üzerinde birazcık düşündüğümde, verilmek istenen mesajın güçlü bir mantıksal temele oturmadığını ve insanın evrensel ve içgüdüsel gerçekleri ile örtüşmediğini görmem zor olmadı. Zihnimde oluşan birkaç soru, bu zayıf argümanı bence kolaylıkla çürüttü. Son karar sizin:

Biz bu dünyaya gerçekten sadece anlamak için mi geldik?
Anlaşılma arzumuz (veya içtepimiz) ve bu uğurda harcadığımız onca çaba boşuna mı acaba? Anlaşılmak isteği yaşamın güzelliğini neden bozuyor olsun ki? Yaşamın amacı salt anlamaktan mı ibaret? Veya her biri eşsiz birer varlık olan ve farklı farklı yeteneklerle donanmış 6,5 milyar insanin kendi içsel derinliklerini keşfetmeye çalışırken fark ettikleri hazinelerinden yansıyan güzellikleri diğer insanların da anlamalarını ve bundan nasiplenmelerini istemeleri -yani anlaşılma çabaları- abesle iştigal mi acaba? Onca şair, ressam, yazar, müzisyen, filozof ve bilim insanı anlaşılmak ve insanlara birtakım mesajlar vermek için değil de, sadece anlamak için mi onca eser üretmiş ve hâlâ üretmekteler?

İşte bu sorulara verdiğim yanıtlar, sevgili dostumun, beğenerek mektubunun başına yazdığı alıntının fikirsel ve mantıksal değerini maalesef epeyce düşürdü.

Anlamak elbette vazgeçilmez çabalarımızdan biri, hatta belki de birincisidir; ancak birincil amaç değildir ve olmamalıdır da. Anlatılamayan veya anlaşılamayan bir anlama kısırdır, meyvesizdir ve insanoğlunun hem kültürel, hem de ruhsal evrimine katkıda bulunmaktan uzaktır.

ANLAMAK VE ANLAŞILMAK, KOL KOLA GİDEN İKİ DOST GİBİ, YAŞAMIN TEMEL AMAÇLARINDAN BİRİNİ OLUŞTURURLAR bence. Kaldı ki biyolojik bilinç penceresinden bakıldığında ne anlamak, ne de anlaşılmak asla birer amaç değildirler. Örneğin insan genomunda (genetik şifrelerinde) yazılı olan iki temel amaç; a- yaşamak (beslenerek ve tehlikelerden korunarak ayakta kalmak), b- soyunu sürdürmektir (üremek). Dolayısıyla, DNA kitabında, "Ben bu dünyaya anlamak için geldim" cümlesiyle karşılaşamazsınız. Ne var ki, beynin mantıksal zekâsını oluşturan seri nöron bağlantılarında(IQ) ve duygusal zekâsını var eden paralel bağlantılarında(EQ), "anlamak ve anlaşılmak istiyorum" cümlesine sık sık rastlayabilirsiniz.

Eğer doğamızda anlaşılma isteği varolmasaydı, bugün ulaştığımız
bilimsel, teknolojik ve sanatsal düzeye ulaşmamız belki asla mümkün olmayacaktı. Kaldı ki anlaşılmak, zannedildiği kadar zor bir süreç de değildir. Kişinin anlaşılması iki temel etkene bağlıdır; kendini iyi ifade edebilmesi ve karşı tarafın anlama ve algılama yeteneklerinin gelişmiş olması... Anlama ve anlaşılmanın yeterli olabilmesi, ilgili tarafların mantıksal, duygusal ve ruhsal zekâlarının düzeyine ve kültürel altyapılarının yeterliliğine de bağlıdır. Bu faktörler bir araya geldiğinde anlama-anlaşılma işi kendiliğinden ve sıkıntısız biçimde gerçekleşir.

Anlamak ve anlaşılmak iki yüzlü bir madalyon gibi ayrılmaz bir bütünü oluştururlar, diyerek bir başka soruya geçiyorum:

ACABA GERÇEKTEN ANLAŞILMAK İSTİYOR MUYUZ? İstiyorsak, ne kadar anlaşılmak istiyoruz? Bir başka deyişle, hangi özelliğimizin veya parçamızın anlaşılmasını istiyoruz? Örneğin, toplum içinde taktığımız maskelerin düşmesini ve gerçek yüzümüzün anlaşılmasını hangimiz ne kadar istiyoruz acaba?

Bence, tüm insanlar bilgelik, erdem, dürüstlük, çalışkanlık, zekâ ve yaratıcılık simgesi olarak seçilip ikonalaştırılmış örnek kişilerin özellikleri çağrıştıracak yanlarını biraz da abartıyla dışa vurmak isteyen bir güdünün etkisi altındalar. Evrensel değerlere; destanlardaki, romanlardaki ve filmlerdeki kahramanlara atfedilen üstün özelliklere ve geleneksel yaşam ve düşünce biçimlerine ters düşmeyen her yönlerinin anlaşılmasını; sevgi, özveri, merhamet ve tolerans dolu olduklarını ve kendilerine etiketlerine göre değil, özelliklerine göre değer verilmesini istiyor insanlar.

Fakat aynı zamanda tüm bunlara ters düşen bazı negatif yönlerini de saklamak ve kırkıncı odalarda kilitli tutmak gibi bir çaba içindeler. Bu noktada vurgulamak istediğim nokta şu; ben bunları kınamıyorum. Bütün bu uğraşlarımız insan olmanın özelliklerinden birkaçıdır ve kaçınılmaz sonucudur. Önemli olan, insanları pozitif ve negatif özellikleri ile olduğu gibi kabul etmek; mümkünse süzülüp arınarak bugüne ulaşmış geleneksel değerlere ters düşen yönlerini törpülemeleri için onlara kırıcı olmadan yardımcı olmak ve hata yaptıklarında onlara katlanabilmek, yani tolerans göstermektir. O zaman belki insanlar daha şeffaf ve doğal davranacak ve hem anlama, hem de anlaşılma çabalarımız daha başarılı olacaktır.

KENDİMİZİN BİR PARÇASINA SÜREKLİ YABANCI KALMAMIZ sorunu ise belki ruhsal zekâmız (SQ) geliştikçe daha kolay aşılabilecektir.

Herkese önce kendini, sonra başkalarını anlama ve kendi dışarı yansıtabilme yolunda başarılar diliyorum...
 
 
 
 
 
2008/4/7

Marc Lavoine ve Christina Marocco'nun J'ai tout oublié dueti ile nostalji...

 
 
 
 
 
  
 
« J'ai tout oublié »
A deux pas d'ici j'habite
Peut-être est-ce ailleurs
Je n'reconnais plus ma vie
Parfois je me fais peur
Je vis dans un monde
Qui n'existe pas
Sans toi je n'suis plus tout à fait moi
A deux pas d'ici j'ai égaré ce que j'étais
Mon nom ne me dit rien ni la photo sur mes papiers
On peut bien m'appeler un tel ou un tel
Sans toi peut m'importe qui appelle 

Comment dit-on bonjour
Je ne sais plus
Le parfum des beaux jours
Je le sens plus
Comment fait-on l'amour
Si j'avais su
J'ai tout oublié quand tu m'a oublié
Les mots doux de velours
Je ne cris plus
Et le sens de l'humour
Je l'ai perdu
Comment faire l'amour
Si j'avais su
J'ai tout oublié quand tu m'as oublié
A deux pas d'ici j'ai essayé de revenir
De mettre un peu d'ordre à mes idées
Les rafraîchir
Je m'suis coupé les chevaux
J'ai rasé les murs
Ce que je fais je n'en suis pas sûre

J'ai tout oublié quand tu m'as oublié...
 
 
<<  Herseyi Unuttum  >>
Buraya iki adım uzakta
Belkide başka bir yerde oturuyorum
Hayatım öylesine değişti ki
Arasıra korkuya kapılıyorum
Olmayan
Bir evrende yaşıyorum
Sensiz tam olamıyorum

Buraya iki adım uzakta kendimi kaybettim
Hem ismim hem de kimlik fotoğrafım anlamsızlaştı
Adıma ne derlerse desinler
Ne farkeder kimin ne dediği sen yoksan eğer

Nasıl merhaba denilir
Unuttum
Güzel günlerin parfümünü
Burnum hissetmiyor
Nasıl sevilir
Bilemiyorum
Herşeyi unuttum sen beni unutunca
Kadife gibi yumuşak sözcükleri
Artık haykırmıyorum
Mizah anlayışım
Yok oldu
Nasıl sevilir
Bilemiyorum
Herşeyi unuttum sen beni unutunca

Buradan iki adım uzağa geri dönmeyi
Fikirlerime çekidüzen vermeyi
Tazelemeyi denedim
Saçlarımı kendim kestim
Duvarlara yaslandım
Ne yaptığımdan emin değilim

Herşeyi unuttum sen beni unutunca...
 
 
Birkac gundur melodisi kulagimda cinlayip gerek soyleyen sarkicilari gerekse ismini hatirlayamadigim bu sarkiyi gunumuzun vazgecilmeyen sitesi youtubede aramakla mesgulken, sarkiyi yillar once bir arkadasima gonderdigimi hatirladim ve arkadasimdan ismini rica ettim.
  (insan yaslandikca unutkanlasiyor sanirim...)
Soylece maziye uzanayim kendimle basbasa kalayim bir nostalji havasi estireyim dedim...
iyikide  yapmisim...
 Gerek klibindeki gorsel guzellikle, gerekse sozleriyle beni soyle aldi goturdu bu guzel sarki...
(her zamanki gibi)
 
Surcu lisan etmis olmayayim, tamda asktan yana basi dertte olanlarin sarkisiymis bu dedim...
Zannedersem sarkiyi ilk kez 2002 yilinda dinlemis ve ne kadar guzel bir sarki butun arkadaslarima gondermeliyim ve tavsiye etmeliyim demistim kendi kendime.
(radyo yayinciligi doneminde surekli olarak caldigimi da unutmamaliyim)
 
Sadece bu dueti degil ,sanatcinin diger sarkilarini da tum romantik ve asik arkadaslarima tavsiye ederim...
 
 
 
 
 
 
2008/3/15

BABEL

 
Incildeki anlatima gore babil kuleleri insanlar tarafindan cennete ulasmak amaci ile kurulmaya baslanir. Insanoglu tanriya tapmak yerine kendi ismini yuceltmek ister .Cunku kendisi dogasi itibari olarak kotu ve isyancidir ve cennete giden yolu kendisi yapmak ister. Insanoglunun bu kadar curetkar bir olaya kalkistigini goren tanri onlarin cezlandirmak icin kulenin insasinda calisan herkeze baska bir dil verir ki kulenin yapicilari birbirlerini anlayamaz olurlar ve islerine devam edemezler. Herkezin kafasi karisir, ortaya bir ugultu cikar, kimse kimsenin ne dedigini anlayamaz. Birbileriyle iletisim kuramayan butun bu yapicilar dunyanin dort bir tarafina yayilirlar. Babil kuleleri hic bir zaman bitirilemez. Daha sonra bu hikaye dunyadaki tum farkli dillerin ve irklarin nasil olustugunu aciklamak icin kullanilir.


forum resmi
 
 
BABEL
 
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu
Oyuncular: Brad Pitt, Cate Blanchett, Gael Garcia Bernal, Koji Yakusho, Adriana Barraza

Senaryo: Guillermo Arriaga
Görüntü Yönetmeni: Rodrigo Prieto
Müzik: Gustavo Santaolalla
Kurgu: Douglas Crise, Stephen Mirrione
Tür: Drama - Gerilim
Süre: 142 Dk.
Yapım: 2006 - ABD


 3 farklı kıtada çekilen etkileyici bir dram. Faslı 2 çocuk babalarının tüfeğini denemek için yoldan geçen bir otobüse ateş ederler. Bu kaza ile Japon sağır bir genç ve babası, 2 Faslı çocuk, Amerikalı evli bir çiftin hayatları bir anda kesişir.

Konu: Fas'ın uçsuz bucaksız çöllerinde patlayan tek el silah sesi, üç kıtadaki dört farklı ailenin yaşamını derinden etkileyecek olaylar zincirinin fitilini ateşler. Bu olaydan etkilenenler arasında Fas'ta turistik gezi yaparken ölüm kalım mücadelesi yaşamak zorunda kalan Amerikalı karı-koca, kazayla işledikleri suç yüzünden başı derde giren iki Faslı çocuk, Amerikalı iki küçük çocukla Meksika sınırını yasadışı yollardan aşan Meksikalı çocuk bakıcısı ve Tokyo'da babası polis tarafından aranan asi ruhlu sağır Japon genç kız vardır.

Birbiriyle çatışma halindeki kültürlerin ve uçsuz bucaksız mesafelerin ayırdığı dört farklı insan grubu, izolasyon, keder ve üzüntü duygularının eşlik ettiği paylaşılmış kadere doğru hızla yol almaya başlayacaklardır.



 
ANLASILMAK ISTIYORSAN, DINLE…
 
 
Amorres Perros ve 21 Gram filmlerinin Meksikali yonetmeni Alejandro Gonzales Inarritu ve daha once de beraber calistigi senaryo yazari Guillermo Arriaga bir araya gelerek BABEL'I yazdilar. Antik cagdaki hikayeden esinlenerek yazilan Babel, modern gunumuzun problemini ele aliyor. Iletisimsizlik, yanlis anlama ve karistirilan kimlikler konularinindan bahseden hikaye 4 ayri yerde ve 4 ayri dilde anlatiliyor.
 
 Film, tek bir mermi atisi ile Fas colunde baslar ve merminin yankisi California'dan Meksikaya ve oradan da Japonya'ya ulasir. Baglayici tema dil ve dilin iletisimdeki basarisizligidir. Esler, nesiller ve toplumlar arasindaki iletisimsizlik Fas colunde atilan tek bir merminin tetikledigi hikayeler zinciri karisimiza cikar. Fas colunde kecileri ile yasayan koylu bir ailenin hikayesi, colde olmekte olan karisina yardim bulmaya calisan Brad Pitt, Meksikadaki oglunun dugunune gitmeye karar veren, aileleri tatilde oldugu icin yanina, baktigi iki amerikali cocugu da alan illegal bakici Amelia'nin Amerika Meksika sinirini gecmesi ile Japonyada yasayan, annesinin ani olumu ile savasan isyankar sagir-dilsiz Chieko'nun seks'i iletisim silahi olarak kullanmaya calismasi birbirine karisir ve aslinda tek bir hikaye oluverir.
Herkez bir sekilde anlasilmayi bekliyordur. Insanlar arasi dogal bariyerler ve yanlis anlasilmalarin insanoglunu nasil ayirdigi bu 4 hikayenin birbirine baglanmasi ile anlatilir. Fas collerinde, Batinin dinlemeyi bilmeyen ve istemeyen pervasiz tavirlari, dogunun duraganligi ve sabri ile karsilasir. Bir koyde sikisip kalan Amerikali turist ve olmekte olan karisinin yasadigi panik ve acelecilik koylulerin olani oldugu gibi kabul etmeyi ogrenmis bakislari ile tanisir. Durgunluk esastir sabir ogrenilmistir. Japon sagir-dilsiz kizin sessiz dunyasi, icinde bulundugu sehir Tokyo'nun yogun, gurultulu ve hizli dunyasinda yer edinemez. Baktigi hic bir yerde umut gorunmez. Iletisimsizligi somuttur, dokunulabilir. Uzerinde tasir zorunlu sessizligini...
 
Inarritu kendi deyisi ile kendi sectigi surgunde, Amerikada yasiyor son yillardir. Secilmis surgunde yasamanin verdigi etki ile yazmaya basladiklari bu hikaye ucuncu dunya ulkesi vatandasinin 1.dunya ulkesinde yasanan tecrubelerinden yola cikiyor. Amerikanin yuzde sekseninin pasaportu bile olmadigindan bahseden yonetmen,"Baskalarinin gozlerinin icine bakmadikca ve nefeslerini koklamadikca onlari tanimaya baslayamazsiniz" diyor bir roportajinda. Uzunlugu neredeyse 2,5 saati bulan film gordgum en sert ve en iyi filmlerinden biri. Inarritu'nun bir ileri bir geri giden kurgusu 4 ayri hikayeyi dahice birbiri ile bagliyor. Sizi alip farkli yerlere goturecek olan film kafanizi bazi sorular ile mesgul edebilir:
 
Birbirinizi ne kadar dinliyorsunuz ve iletisime ne kadar aciksiniz…?
 
Fas'ın tozlu topraklarına açılan bir pencereden bir tek kurşun kaç kişinin hayatını değiştirebilir? Silahlar mı insanoğlunun sonunu hazırlayan yoksa iletişimsizlik mi? Bir anne, bir babadan daha önemli midir yeri geldiğinde?
 
Çölün ortasında hayat bambaşka aslına bakacak olursak. Su yok, gerekenler yok. Belki de yaşamın bir bütünü kayıp bu çorak topraklarda. Tek eğlenceleri keçi sürülerine dadanan çakalları vurmak olan iki erkek kardeş; böyle bir hayatın içindeler işte. Hassan ve Yussef filmin belki de en önemli karakterleri. Öyle ki; Brad Pitt bile bazen onların gölgesinde kalabiliyor. Yaşanan savaşı, haksızlıkları, ümitsizlikleri ve hatta çarpıklıkları onların gözlerinden ve ailelerinin gözlerinden izlemek bize dünyanın aslında bambaşka bir yer olduğunu hatırlatıyor. Kadın vücudunu tanıma çabasında olan Yussef'in kendi kız kardeşini izlemesini bile büyük bir ayrıntı aslında filme dair. Ve bu hayatı Tokyo'da yükselen gökdelenler; Meksika'da yaşanan göçmen sorunları ile karşılaştırınca; aslında hangisinin daha kötü ya da daha iyi olduğuna karar vermek oldukça zor.
 
Film aslında üç farklı hikaye gibi olmasi ve izledikçe hepsinin puzzle'a dair bir diğer parça olduğunu hatta biri olmadan diğerinin olamayacağını anlıyoruz. Zaman döngüsü içinde yer alan birçok olayın, insanların farklı hikayelerinin dünyamızı bile nasıl etkileyebileceğini görüyoruz Babel'de.
 
Yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu; Babel hakkında şunları da söylüyor: "Karanlık bir film çektik ama bir diğer özelliği de aslında düşünceleri aydınlatıyor olması". Yönetmenin bu açıklaması gerçekten takdire şayan ve doğru. Zira filmi izlerken görebileceğimiz gelir dağılımında adaletsizlikler, sürekli kendini yüceltmeye çalışan bir ırkın aslında kendiyle barışık bile olamaması, hiç tanımımadığımız birilerinin yardım çığlığımıza kulak vermesi. Tokyo'da yaşanan kaotik ve hareketli hayatın getirdiklerinin; Meksika’da ise sınırdan geçerken yaşanan zorlukların hepsi insanların kendilerine ve diğerlerine getirdikleri zorluklar. Çocuk denebilecek yaşlarda iki ayrı insanın birinin yanlışlıkla adam vurduğu için ağladığını; diğerinin ise annesinin intiharı üzerine yaşadığı buhranları görünce gözlerinizden süzülen yaşlara engel olamıyorsunuz.
 
Brad Pitt ve Cate Blanchett filmin iki ağır topu gibi görünse de onların oyunculuğu vasatın üstünde değil . Filmin asıl yıldızları Faslı iki kardeşi oynayan Yussef ve Hassan. Buna ek olarak sağır ve dilsiz güzeller güzeli Japon kızımızı ekleyebiliriz. Filmin en dikkat çeken oyuncularından biri olan Japon dilberi; filmin son sahnelerin de acısını ve yanlızlığını en iyi şekilde anlatıyor bizlere. Duyamadığı kulakları ile girdiği bir kulüpte sadece renklerle eğlenmeye çalışması, hoşlandığı adamı en yakın arkadaşı ile öpüşürken görünce verdiği tepki; konuşabilmenin;duyabilmenin ve iletişimin aslında ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlatıyor bizlere.

Eğer film hakkında son bir söz söylemek gerekirse; Babel izlendiği zaman insan üzerinde saatlerce etki bırakabilen bir film. Özellikle çocuklarınız varsa ve onlardan uzaktaysanız; dünya hakkındaki endişeniz bir kat daha artıyor ve soruyorsunuz kendinize "acaba gerçekten anlıyor muyuz ne dediğimizi, anlatabiliyor muyuz kendimizi?"...


2008/3/7

Simdi ya da asla...

 
 
Yönetmen: Rob Reiner

Senaryo: Justin Zackham

Görüntü Yönetmeni: John Schwartzman

Oyuncular: Jack Nicholson, Morgan Freeman, Serena Reeder, Sean Hayesi, Rob Morlow, Beverly Todd, Alfonso Freeman, Rowena King, Annton Berry Jr., Verda Bridges, Destiny Brownridge, Brian Copeland

Müzik: Marc Shaiman

Tür: Komedi, Dram

Yapım: ABD, 2007, 97 dakika

Filmin orijinal ismi "Bucket List", yani, ölmeden önce yapmak istediğim şeyler listesi. 'Bucket List' İngilizce "nalları dikmek" anlamına gelen "kick the bucket" deyiminden geliyor. (Belki altyazılarda kullanıldığı gibi, tahtalıköy listesi olarak çevrilebilirdi.)

Milyoner Edward Cole ile araba tamircisi Carter Chmabers' ın farklı dünyaları Edward'ın sahip olduğu hastanenin bir odasında kesişir. Taban tabana zıt görünen iki adam; (biri evli ve kocaman bir aile sahibi - diğeri yalnız, biri zengin - öbürü kendi halinde bir tamirci, bir uçarı, kaprisli - öteki, olgun, bilge…) hayatlarının sonunun benzer olduğunu görünce ister istemez yakınlaşır ve el nihayet kendilerini ölmeden önce yapmak istediklerinden oluşan bir liste ile kocaman bir maceranın içinde bulurlar.

Paraşütten, piramitlere, Tac Mahalden, Ferrarilere uzanan bu yolculuk aralarında bir dostluğu büyütürken, her ikisinin de hayattaki önceliklerini gözden geçirmeleri ve kendilerini sorgulamaları kaçınılmaz olur.

Pek çok klişe ile dolu ve hatta yer yer mantıksız da olsa (O kadar zengin bir adamın, Ferrari'ye binmemiş olması, piramitleri ya da Tac Mahal'i görmemiş olması mümkün müdür? Bunları yapmadıysa sebebi, zaten bunlara karşı ilgi duymaması mıdır yoksa?) sürekli güldüren, sonlara doğru küçük duygu fırtınaları ile kirpiklerinizi bir parça ıslatan keyifli bir seyirlik "Şimdi ya da Asla". Piramitleri ve paraşütle atladıkları sahneleri izlerken "ben de yapmalıyım" dedirten, "dünyadaki en güzel kızı öp", "muhteşem bir şeye tanık ol" vb. maddelere gelince sıra; sevdiklerimizi, hayatımıza dair isteklerimizi ertelememeyi hatırlatan ve el nihayet serin bir bahar havası gibi içimize dolup, bizi gülümseten bir film.

Belki konu çok orijinal değil, belki basmakalıp fikirler çok ama sadece Jack Nicholson ve Morgan Freeman'ı görmek bile o bir buçuk saati güzelleştiriyor. Kaldı ki, mesaj kaygısı taşıyor havası vermiyor hiç ama yine de veriyor mesajını. Sinemadan çıktığımızda ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk arkadaşımla, kuvvetle muhtemel. Hayatta yapmak istediğimiz şeyleri arkamızda bırakıp gitmemeyi… Arkamıza dönüp baktığımızda, "iyi ki"lerin "keşke"lerden çok daha fazla olmasını… "Güzel yaşadım" diyebilmeyi…

Seyredip mutlu olabileceğiniz bir film önerdim size bu hafta, dilerim güzel havanın, güzel filmlerin, güzel kitapların, güzel müziklerin ve güzel yemeklerin doldurduğu bir hafta sonunda bu da kulağınıza çalınan hoş bir seda olur...

 
2008/2/13

Dido - Take My Hand ve The Lake House fragmani ile birlikte...

 
 
 
 
 
Touch my skin,and tell me what you’re thinking
Take my hand and show me where we’re going
Lie down next to me, look into my eyes and tell me, oh tell me what you’re seeing
So sit on top of the world and tell me how you’re feeling
What you feel now is what I feel for you
Take my hand and if I’m lying to you
I’ll always be alone
If I’m lying to you
See my eyes, they carry your reflection
Watch my lips and hear the words I’m telling you
Give your trust to me and look into my heart and show me, show me what you’re doing
So sit on top of the world and tell me how you’re feeling
What you feel now is what I feel for you

Take my hand and if I’m lying to you
I’ll always be alone
If I’m lying to you
Take your time, if I’m lying to you
I know you’ll find that you believe me
You believe me

Feel the sun on your face and tell me what you’re thinking
Catch the snow on your tongue and show me how it tastes
Take my hand and if I’m lying to you
I’ll always be alone
If I’m lying to you
Take your time, if I’m lying to you
I know you’ll find that you believe me
You believe me
 
http://img24.yukle.tc/images/6179resim1.jpg
 
2006 Yapım Romantik bir Film, Arşive ekleme zamanı...
Sizde bir Pazar günü bunaldıysanız, evde olmanızın keyfini çıkarmak adına bir sinema seyretmenizi tavsiye ederim.
Biraz okumaya ara verme zamanı...
Size bu yüzden güzel bir film öneriyorum. Seyrettiyseniz de bir kez daha seyredebilirsiniz...

Filmin adı : THE LAKE HOUSE.

Filmin başrol oyuncuları: Keanu REEVES, Sandra BULLOCK.
Film, bayan bir doktor ile bir mimar arasında geçen bir aşk hikayesini anlatmaktadır. Ama bildiğimiz aşk hikayelerinden farklı bir hikaye.
Konusu:
" Hayatında bir değişiklik yapma vaktinin geldiğini hisseden Dr. Kate Forster (SANDRA BULLOCK) stajını tamamladığı yerel İllinois hastanesinden ayrılarak hasta trafiğinin yoğun olduğu Chicago`da bir hastanede çalışmayı kabul eder. Geride bırakmaktan üzüntü duyduğu tek şey kiralamış olduğu güzel evdir. Kate şehre doğru yola çıkmadan önce evin bir sonraki sakini için posta kutusuna bir not bırakır. Bu notta kendisine gelen mektuplar için yeni adresini bırakır ve kapının üzerindeki gizemli pati izlerinin kendisi taşınırken de orada olduğunu açıklar. Evin yeni kiracısı Alex eve geldiğinde ise hiçbir yerde pati izinden eser yoktur. Kate ve Alex göl evinin posta kutusu aracılığıyla yazışmayı sürdürürken, inanılmaz ve imkansız bir şekilde iki ayrı yılda yaşadıklarını görürler. “
Film hayata gerçekçi bakanlar için çok çekici gelmeyebilir. Aşkın imkansızlığına inananlar bu filmi mutlaka seyretmeliler. Hoş bende aşka inanmayan biri olarak çok fikirlerim değişmedi diyemem ama !
Bu ara sınavlarım için okuduğum felsefive psikolojik metinler arasında bu filmi seyretmek iyi bir mola oldu benim için. Sizlere de iyi gelecektir. İyi bir film bazen okuduğunuz kaliteli kitaplar kadar önemlidir. Kitaplarda okuduklarınızın fenomenleşmiş şeklini sinemada görmek insana başka bir zevk de verebiliyor.
Ne diyordum filmden bahsediyordum. Tabi ki filmin sonucunu açıklamayacağım.
Filme dair bir betimleme yaparsak, film fantastik bir aşk filmi.
Birazcık felsefe yapmama izin verirseniz, Antik Yunan Felsefesine baktığımızda göreceğiz ki, Aşk insanın ‘iyi’yi daima ve kendi bünyesine özümseme arzusu olarak ölümlü bir doğanın doğurma yoluyla gerçekleştirdiği ölümsüz olma arzusu olarak tanımlanır. Bu tanım, Aristoteles’in görüşlerinde de vardır. Bu yüzden aşk, akıldışıdır. Onun bu ne`liği, ister istemez aşkı fantastik yapıyor. Bu yüzden Leyla ve Mecnun ve diğerleri var. Ama Batılılar bizden her konuda olduğu gibi bir adım önde. Çünkü, onlar kayıp giden zamanlara bizim kadar uzaktan bakmıyorlar. Hiçbir hikayeyi yarım bırakmak istemiyorlar. Pişmanlıklarla geçmiyor zamanları. Geçenlerde felsefeci bir arkadaş şöyle diyordu: “ Biz doğulular bir şeyin kıymetini kaybettikten sonra anlıyoruz. ” bildiğimiz bir cümle, ama altını çizmek istediğim nokta “BİZ DOĞULULAR” kısmıydı.
Evet biz Doğulular aşkı fantastik yaşamayı daha çok seviyoruz. O yüzden öteki alemde kavuşacağımız aşklara daha çok sahip çıkıyoruz.
Batılılar ise, bir zamanlar kaybettikleri fantastik duyguları yeniden kazanmak için sinemalar yapıyor , kitaplar yazıyor. Hatta üniversitelerinde “Aşk”ın kürsüsünü kuruyorlar. Ama onların fantastik perspektifleri realizmle son buluyor. Bu da onları yaşadıkları ana geri getiriyor. İşte bu filmde tam da bu felsefeyi bulabilirsiniz.

Fantastik duygularla başlayan bir aşkın realizme nasıl dönüştüğünü izleyeceksiniz. Pişmanlık yerine sahip çıkmak istediklerimiz ile fantastik duygularla yaşamanın yanında realizmin o kadar soğuk olmadığını hissettiren güzel bir film.
Aşktan vazgeçmeyen ama imkansızlığına inanan "bayan doktor" , şöyle diyor en son yazdığı mektupta : “ ...zamanın durduğu anda bir düştü... ...sahip olduğum hayatı yaşamalıyım. Lütfen artık bana yazma. Bırak gitmeliyim...” Bir doktordan da aşka dair incelik beklememek gerek galiba :) Bu da benim yorumum :)
 
Aşkından vazgeçmeyen bir adamın kendisini eleştiren kardeşine verdiği cevap bütün filmi özetliyordu. Kardeşi yaşadığının gerçek olmadığını söylediğinde ona şöyle diyor Alex: “ O bildiğim her şeyden daha gerçekti...Onu seviyorum ve şimdi o gitti. O gitti...”
Aşkın akıl dışılığına ya da imkansızlığına inat söylenmiş bir söz: O BİLDİĞİM HER ŞEYDEN DAHA GERÇEKTİ...
Bir aşkı öldüren zamandır. Bu fikir tartışılabilir. Bu filmin konusu da zamanın içinde aşkın bitmesine izin vermek yerine, zamanı kendi lehine çeviren iki insanın mücadele ederek aşkın nasıl gerçek bir realiteye dönüştüğünü anlatıyor...
Ama bir şey hatırlatayım. Kadın bir ara umudunu kesiyor. Ama Alex aşkından vaz geçmiyor. Ee ne demişler, “Erkekler sevdi mi ölünceye kadar, kadınlar sevdi mi evleninceye kadar !

Filmde bir şey daha dikkatinizi çekecek, mektuplar. Doktor ile Alex sürekli birbirlerine mektup yazıyorlar. Bu da yine Batılıların sıkıldıkları teknolojik hayatları arasında kaybettikleri değerleri hatırlatmak adına yaptıkları bir irdeleme...
Bir de benim filmde en çok beğendiğim Göl Evi’nin içindeki büyüyen kocaman bir ağaç... Ağacın da bir anlamı var...Evin de ayrı bir hikayesi var. Tabi filmdeki bu sembolleri kendimce yorumlamayım. Artık susayım. Yoksa seyretmekten vaz geçeceksiniz. Kendimi sinema konusunda bir uzman gibi gösterme ukalalığı göstermeyeyim...
Güya kendime söz vermiştim, aşk üzerine ne felsefe yapmayacağım ne de herhangi bir kitap okuyacağım diye...
Neyse toparlayım... Bu film bana şu mesajı verdi. Onu söylemeden gitmeyeceğim.Amiyane söyleyeceğim bu sonucu... :)
“Sizin de bir aşkınız varsa ona sahip çıkın kardeşim ! diyor
Tabi filmdeki aşk olgusunu bütün kavramlara isterseniz iliştirebilirsiniz... O da sizin fantastik duygunuza kalmış... Felsefe sagolsun. Biraz "hayatımı karmaşıklaştırdığını" söyleseler de :) ben zevk alıyorum :)

Film hakkında kendi sitesinden bilgi almak isterseniz adresi:
http://thelakehousemovie.warnerbros.com/

Bir de bu kadar çok konusunca şunu söyleyebilirsiniz: Bu filmi seyrettikten sonra ne yapalım Serap?, diye :)
Akşam üstü eşinizle ya da sevdiğinizle elele yürüyüşe çıkın...
Arada bir de gözlerine bakmayı unutmayın :)

Size fantastik ama sonu realite olan güzel bir gün diliyorum...
 
 
2008/1/14

white flag...

 
 
 
I know you think that I shouldn't still love you
I'll tell you that
But if I didn't say it
Well, I'd still have felt it
Where's the sense in that?

I promise I'm not trying to make your life harder
Or return to where we were

Well I will go down with this ship
And I won't put my hands up and surrender
There will be no white flag above my door
I'm in love and always will be

I know I left too much mess
And destruction to come back again
And I caused but nothing but trouble
I understand if you can't talk to me again
And if you live by the rules of "It's over"
Then I'm sure that that makes sense

Well I will go down with this ship
And I won't put my hands up and surrender
There will be no white flag above my door

I'm in love and always will be

And when we meet
As I'm sure we will
All that was then
Will be there still
I'll let it pass
And hold my tongue
And you will think
That I've moved on

Well I will go down with this ship
And I won't put my hands up and surrender
There will be no white flag above my door
I'm in love and always will be

Well I will go down with this ship
And I won't put my hands up and surrender
There will be no white flag above my door
I'm in love and always will be

I will go down with this ship
And I won't put my hands up and surrender
There will be no white flag above my door
I'm in love and always will be

 

only time...

 
 
 

Who can say where the road goes
Where the day flows
Only time
And who can say if your love grows
As your heart chose
Only time
Who can say why your heart sighs
As your love flies
Only time
And who can say why your heart cries
When your love lies
Only time
 
Who can say when the roads meet
That love might be
In your heart
And who can say when the day sleeps
If the night keeps
All your heart
 
Night keeps all your heart
 
Who can say if your love grows
As your heart chose
Only time
And who can say where the road goes
Ahere the day flows
Only time
 
Who knows
Only time
Who knows
Only time