Serap's profilefiruze'nin space'i...BlogListsGuestbook Tools Help

Blog


    4/28/2008

    Anlamak Ve Anlaşilmak

     
     
     
     
     
    Yazışmalarla fikir alışverişi yaptığım bir arkadasimin mektubu şöyle başlıyordu:

    "F.W. Forester diyor ki; anlaşılmak çok az insana nasip olan bir lükstür. Kaldı ki en derin varlıklar ve insanlar -sığ olanlara kıyasla-daha fazla yanlış anlaşılmaya mahkûmdurlar. BİZ BU DÜNYAYA ANLAŞILMAK İÇİN DEĞİL, ANLAMAK İÇİN GELDİK. Anlaşılmamanın üzüntüsünü duyacağımıza, bütün gücümüzle başkalarını anlamaya çalışırsak hayat daha da güzelleşecektir."

    İlk okuyuşta hayli çarpıcı gelen bu sözler üzerinde birazcık düşündüğümde, verilmek istenen mesajın güçlü bir mantıksal temele oturmadığını ve insanın evrensel ve içgüdüsel gerçekleri ile örtüşmediğini görmem zor olmadı. Zihnimde oluşan birkaç soru, bu zayıf argümanı bence kolaylıkla çürüttü. Son karar sizin:

    Biz bu dünyaya gerçekten sadece anlamak için mi geldik?
    Anlaşılma arzumuz (veya içtepimiz) ve bu uğurda harcadığımız onca çaba boşuna mı acaba? Anlaşılmak isteği yaşamın güzelliğini neden bozuyor olsun ki? Yaşamın amacı salt anlamaktan mı ibaret? Veya her biri eşsiz birer varlık olan ve farklı farklı yeteneklerle donanmış 6,5 milyar insanin kendi içsel derinliklerini keşfetmeye çalışırken fark ettikleri hazinelerinden yansıyan güzellikleri diğer insanların da anlamalarını ve bundan nasiplenmelerini istemeleri -yani anlaşılma çabaları- abesle iştigal mi acaba? Onca şair, ressam, yazar, müzisyen, filozof ve bilim insanı anlaşılmak ve insanlara birtakım mesajlar vermek için değil de, sadece anlamak için mi onca eser üretmiş ve hâlâ üretmekteler?

    İşte bu sorulara verdiğim yanıtlar, sevgili dostumun, beğenerek mektubunun başına yazdığı alıntının fikirsel ve mantıksal değerini maalesef epeyce düşürdü.

    Anlamak elbette vazgeçilmez çabalarımızdan biri, hatta belki de birincisidir; ancak birincil amaç değildir ve olmamalıdır da. Anlatılamayan veya anlaşılamayan bir anlama kısırdır, meyvesizdir ve insanoğlunun hem kültürel, hem de ruhsal evrimine katkıda bulunmaktan uzaktır.

    ANLAMAK VE ANLAŞILMAK, KOL KOLA GİDEN İKİ DOST GİBİ, YAŞAMIN TEMEL AMAÇLARINDAN BİRİNİ OLUŞTURURLAR bence. Kaldı ki biyolojik bilinç penceresinden bakıldığında ne anlamak, ne de anlaşılmak asla birer amaç değildirler. Örneğin insan genomunda (genetik şifrelerinde) yazılı olan iki temel amaç; a- yaşamak (beslenerek ve tehlikelerden korunarak ayakta kalmak), b- soyunu sürdürmektir (üremek). Dolayısıyla, DNA kitabında, "Ben bu dünyaya anlamak için geldim" cümlesiyle karşılaşamazsınız. Ne var ki, beynin mantıksal zekâsını oluşturan seri nöron bağlantılarında(IQ) ve duygusal zekâsını var eden paralel bağlantılarında(EQ), "anlamak ve anlaşılmak istiyorum" cümlesine sık sık rastlayabilirsiniz.

    Eğer doğamızda anlaşılma isteği varolmasaydı, bugün ulaştığımız
    bilimsel, teknolojik ve sanatsal düzeye ulaşmamız belki asla mümkün olmayacaktı. Kaldı ki anlaşılmak, zannedildiği kadar zor bir süreç de değildir. Kişinin anlaşılması iki temel etkene bağlıdır; kendini iyi ifade edebilmesi ve karşı tarafın anlama ve algılama yeteneklerinin gelişmiş olması... Anlama ve anlaşılmanın yeterli olabilmesi, ilgili tarafların mantıksal, duygusal ve ruhsal zekâlarının düzeyine ve kültürel altyapılarının yeterliliğine de bağlıdır. Bu faktörler bir araya geldiğinde anlama-anlaşılma işi kendiliğinden ve sıkıntısız biçimde gerçekleşir.

    Anlamak ve anlaşılmak iki yüzlü bir madalyon gibi ayrılmaz bir bütünü oluştururlar, diyerek bir başka soruya geçiyorum:

    ACABA GERÇEKTEN ANLAŞILMAK İSTİYOR MUYUZ? İstiyorsak, ne kadar anlaşılmak istiyoruz? Bir başka deyişle, hangi özelliğimizin veya parçamızın anlaşılmasını istiyoruz? Örneğin, toplum içinde taktığımız maskelerin düşmesini ve gerçek yüzümüzün anlaşılmasını hangimiz ne kadar istiyoruz acaba?

    Bence, tüm insanlar bilgelik, erdem, dürüstlük, çalışkanlık, zekâ ve yaratıcılık simgesi olarak seçilip ikonalaştırılmış örnek kişilerin özellikleri çağrıştıracak yanlarını biraz da abartıyla dışa vurmak isteyen bir güdünün etkisi altındalar. Evrensel değerlere; destanlardaki, romanlardaki ve filmlerdeki kahramanlara atfedilen üstün özelliklere ve geleneksel yaşam ve düşünce biçimlerine ters düşmeyen her yönlerinin anlaşılmasını; sevgi, özveri, merhamet ve tolerans dolu olduklarını ve kendilerine etiketlerine göre değil, özelliklerine göre değer verilmesini istiyor insanlar.

    Fakat aynı zamanda tüm bunlara ters düşen bazı negatif yönlerini de saklamak ve kırkıncı odalarda kilitli tutmak gibi bir çaba içindeler. Bu noktada vurgulamak istediğim nokta şu; ben bunları kınamıyorum. Bütün bu uğraşlarımız insan olmanın özelliklerinden birkaçıdır ve kaçınılmaz sonucudur. Önemli olan, insanları pozitif ve negatif özellikleri ile olduğu gibi kabul etmek; mümkünse süzülüp arınarak bugüne ulaşmış geleneksel değerlere ters düşen yönlerini törpülemeleri için onlara kırıcı olmadan yardımcı olmak ve hata yaptıklarında onlara katlanabilmek, yani tolerans göstermektir. O zaman belki insanlar daha şeffaf ve doğal davranacak ve hem anlama, hem de anlaşılma çabalarımız daha başarılı olacaktır.

    KENDİMİZİN BİR PARÇASINA SÜREKLİ YABANCI KALMAMIZ sorunu ise belki ruhsal zekâmız (SQ) geliştikçe daha kolay aşılabilecektir.

    Herkese önce kendini, sonra başkalarını anlama ve kendi dışarı yansıtabilme yolunda başarılar diliyorum...
     
     
     
     
     
    4/7/2008

    Marc Lavoine ve Christina Marocco'nun J'ai tout oublié dueti ile nostalji...

     
     
     
     
     
      
     
    « J'ai tout oublié »
    A deux pas d'ici j'habite
    Peut-être est-ce ailleurs
    Je n'reconnais plus ma vie
    Parfois je me fais peur
    Je vis dans un monde
    Qui n'existe pas
    Sans toi je n'suis plus tout à fait moi
    A deux pas d'ici j'ai égaré ce que j'étais
    Mon nom ne me dit rien ni la photo sur mes papiers
    On peut bien m'appeler un tel ou un tel
    Sans toi peut m'importe qui appelle 

    Comment dit-on bonjour
    Je ne sais plus
    Le parfum des beaux jours
    Je le sens plus
    Comment fait-on l'amour
    Si j'avais su
    J'ai tout oublié quand tu m'a oublié
    Les mots doux de velours
    Je ne cris plus
    Et le sens de l'humour
    Je l'ai perdu
    Comment faire l'amour
    Si j'avais su
    J'ai tout oublié quand tu m'as oublié
    A deux pas d'ici j'ai essayé de revenir
    De mettre un peu d'ordre à mes idées
    Les rafraîchir
    Je m'suis coupé les chevaux
    J'ai rasé les murs
    Ce que je fais je n'en suis pas sûre

    J'ai tout oublié quand tu m'as oublié...
     
     
    <<  Herseyi Unuttum  >>
    Buraya iki adım uzakta
    Belkide başka bir yerde oturuyorum
    Hayatım öylesine değişti ki
    Arasıra korkuya kapılıyorum
    Olmayan
    Bir evrende yaşıyorum
    Sensiz tam olamıyorum

    Buraya iki adım uzakta kendimi kaybettim
    Hem ismim hem de kimlik fotoğrafım anlamsızlaştı
    Adıma ne derlerse desinler
    Ne farkeder kimin ne dediği sen yoksan eğer

    Nasıl merhaba denilir
    Unuttum
    Güzel günlerin parfümünü
    Burnum hissetmiyor
    Nasıl sevilir
    Bilemiyorum
    Herşeyi unuttum sen beni unutunca
    Kadife gibi yumuşak sözcükleri
    Artık haykırmıyorum
    Mizah anlayışım
    Yok oldu
    Nasıl sevilir
    Bilemiyorum
    Herşeyi unuttum sen beni unutunca

    Buradan iki adım uzağa geri dönmeyi
    Fikirlerime çekidüzen vermeyi
    Tazelemeyi denedim
    Saçlarımı kendim kestim
    Duvarlara yaslandım
    Ne yaptığımdan emin değilim

    Herşeyi unuttum sen beni unutunca...
     
     
    Birkac gundur melodisi kulagimda cinlayip gerek soyleyen sarkicilari gerekse ismini hatirlayamadigim bu sarkiyi gunumuzun vazgecilmeyen sitesi youtubede aramakla mesgulken, sarkiyi yillar once bir arkadasima gonderdigimi hatirladim ve arkadasimdan ismini rica ettim.
      (insan yaslandikca unutkanlasiyor sanirim...)
    Soylece maziye uzanayim kendimle basbasa kalayim bir nostalji havasi estireyim dedim...
    iyikide  yapmisim...
     Gerek klibindeki gorsel guzellikle, gerekse sozleriyle beni soyle aldi goturdu bu guzel sarki...
    (her zamanki gibi)
     
    Surcu lisan etmis olmayayim, tamda asktan yana basi dertte olanlarin sarkisiymis bu dedim...
    Zannedersem sarkiyi ilk kez 2002 yilinda dinlemis ve ne kadar guzel bir sarki butun arkadaslarima gondermeliyim ve tavsiye etmeliyim demistim kendi kendime.
    (radyo yayinciligi doneminde surekli olarak caldigimi da unutmamaliyim)
     
    Sadece bu dueti degil ,sanatcinin diger sarkilarini da tum romantik ve asik arkadaslarima tavsiye ederim...