| Serap's profilefiruze'nin space'i...BlogListsGuestbook | Help |
|
3/15/2008 BABELIncildeki anlatima gore babil kuleleri insanlar tarafindan cennete ulasmak amaci ile kurulmaya baslanir. Insanoglu tanriya tapmak yerine kendi ismini yuceltmek ister .Cunku kendisi dogasi itibari olarak kotu ve isyancidir ve cennete giden yolu kendisi yapmak ister. Insanoglunun bu kadar curetkar bir olaya kalkistigini goren tanri onlarin cezlandirmak icin kulenin insasinda calisan herkeze baska bir dil verir ki kulenin yapicilari birbirlerini anlayamaz olurlar ve islerine devam edemezler. Herkezin kafasi karisir, ortaya bir ugultu cikar, kimse kimsenin ne dedigini anlayamaz. Birbileriyle iletisim kuramayan butun bu yapicilar dunyanin dort bir tarafina yayilirlar. Babil kuleleri hic bir zaman bitirilemez. Daha sonra bu hikaye dunyadaki tum farkli dillerin ve irklarin nasil olustugunu aciklamak icin kullanilir.
![]() BABEL
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu Oyuncular: Brad Pitt, Cate Blanchett, Gael Garcia Bernal, Koji Yakusho, Adriana Barraza Senaryo: Guillermo Arriaga
Görüntü Yönetmeni: Rodrigo Prieto Müzik: Gustavo Santaolalla Kurgu: Douglas Crise, Stephen Mirrione Tür: Drama - Gerilim Süre: 142 Dk. Yapım: 2006 - ABD 3 farklı kıtada çekilen etkileyici bir dram. Faslı 2 çocuk babalarının tüfeğini denemek için yoldan geçen bir otobüse ateş ederler. Bu kaza ile Japon sağır bir genç ve babası, 2 Faslı çocuk, Amerikalı evli bir çiftin hayatları bir anda kesişir. Konu: Fas'ın uçsuz bucaksız çöllerinde patlayan tek el silah sesi, üç kıtadaki dört farklı ailenin yaşamını derinden etkileyecek olaylar zincirinin fitilini ateşler. Bu olaydan etkilenenler arasında Fas'ta turistik gezi yaparken ölüm kalım mücadelesi yaşamak zorunda kalan Amerikalı karı-koca, kazayla işledikleri suç yüzünden başı derde giren iki Faslı çocuk, Amerikalı iki küçük çocukla Meksika sınırını yasadışı yollardan aşan Meksikalı çocuk bakıcısı ve Tokyo'da babası polis tarafından aranan asi ruhlu sağır Japon genç kız vardır. Birbiriyle çatışma halindeki kültürlerin ve uçsuz bucaksız mesafelerin ayırdığı dört farklı insan grubu, izolasyon, keder ve üzüntü duygularının eşlik ettiği paylaşılmış kadere doğru hızla yol almaya başlayacaklardır. ![]() ANLASILMAK ISTIYORSAN, DINLE…
Amorres Perros ve 21 Gram filmlerinin Meksikali yonetmeni Alejandro Gonzales Inarritu ve daha once de beraber calistigi senaryo yazari Guillermo Arriaga bir araya gelerek BABEL'I yazdilar. Antik cagdaki hikayeden esinlenerek yazilan Babel, modern gunumuzun problemini ele aliyor. Iletisimsizlik, yanlis anlama ve karistirilan kimlikler konularinindan bahseden hikaye 4 ayri yerde ve 4 ayri dilde anlatiliyor.
Film, tek bir mermi atisi ile Fas colunde baslar ve merminin yankisi California'dan Meksikaya ve oradan da Japonya'ya ulasir. Baglayici tema dil ve dilin iletisimdeki basarisizligidir. Esler, nesiller ve toplumlar arasindaki iletisimsizlik Fas colunde atilan tek bir merminin tetikledigi hikayeler zinciri karisimiza cikar. Fas colunde kecileri ile yasayan koylu bir ailenin hikayesi, colde olmekte olan karisina yardim bulmaya calisan Brad Pitt, Meksikadaki oglunun dugunune gitmeye karar veren, aileleri tatilde oldugu icin yanina, baktigi iki amerikali cocugu da alan illegal bakici Amelia'nin Amerika Meksika sinirini gecmesi ile Japonyada yasayan, annesinin ani olumu ile savasan isyankar sagir-dilsiz Chieko'nun seks'i iletisim silahi olarak kullanmaya calismasi birbirine karisir ve aslinda tek bir hikaye oluverir.
Herkez bir sekilde anlasilmayi bekliyordur. Insanlar arasi dogal bariyerler ve yanlis anlasilmalarin insanoglunu nasil ayirdigi bu 4 hikayenin birbirine baglanmasi ile anlatilir. Fas collerinde, Batinin dinlemeyi bilmeyen ve istemeyen pervasiz tavirlari, dogunun duraganligi ve sabri ile karsilasir. Bir koyde sikisip kalan Amerikali turist ve olmekte olan karisinin yasadigi panik ve acelecilik koylulerin olani oldugu gibi kabul etmeyi ogrenmis bakislari ile tanisir. Durgunluk esastir sabir ogrenilmistir. Japon sagir-dilsiz kizin sessiz dunyasi, icinde bulundugu sehir Tokyo'nun yogun, gurultulu ve hizli dunyasinda yer edinemez. Baktigi hic bir yerde umut gorunmez. Iletisimsizligi somuttur, dokunulabilir. Uzerinde tasir zorunlu sessizligini...
Inarritu kendi deyisi ile kendi sectigi surgunde, Amerikada yasiyor son yillardir. Secilmis surgunde yasamanin verdigi etki ile yazmaya basladiklari bu hikaye ucuncu dunya ulkesi vatandasinin 1.dunya ulkesinde yasanan tecrubelerinden yola cikiyor. Amerikanin yuzde sekseninin pasaportu bile olmadigindan bahseden yonetmen,"Baskalarinin gozlerinin icine bakmadikca ve nefeslerini koklamadikca onlari tanimaya baslayamazsiniz" diyor bir roportajinda. Uzunlugu neredeyse 2,5 saati bulan film gordgum en sert ve en iyi filmlerinden biri. Inarritu'nun bir ileri bir geri giden kurgusu 4 ayri hikayeyi dahice birbiri ile bagliyor. Sizi alip farkli yerlere goturecek olan film kafanizi bazi sorular ile mesgul edebilir:
Birbirinizi ne kadar dinliyorsunuz ve iletisime ne kadar aciksiniz…?
Fas'ın tozlu topraklarına açılan bir pencereden bir tek kurşun kaç kişinin hayatını değiştirebilir? Silahlar mı insanoğlunun sonunu hazırlayan yoksa iletişimsizlik mi? Bir anne, bir babadan daha önemli midir yeri geldiğinde?
Çölün ortasında hayat bambaşka aslına bakacak olursak. Su yok, gerekenler yok. Belki de yaşamın bir bütünü kayıp bu çorak topraklarda. Tek eğlenceleri keçi sürülerine dadanan çakalları vurmak olan iki erkek kardeş; böyle bir hayatın içindeler işte. Hassan ve Yussef filmin belki de en önemli karakterleri. Öyle ki; Brad Pitt bile bazen onların gölgesinde kalabiliyor. Yaşanan savaşı, haksızlıkları, ümitsizlikleri ve hatta çarpıklıkları onların gözlerinden ve ailelerinin gözlerinden izlemek bize dünyanın aslında bambaşka bir yer olduğunu hatırlatıyor. Kadın vücudunu tanıma çabasında olan Yussef'in kendi kız kardeşini izlemesini bile büyük bir ayrıntı aslında filme dair. Ve bu hayatı Tokyo'da yükselen gökdelenler; Meksika'da yaşanan göçmen sorunları ile karşılaştırınca; aslında hangisinin daha kötü ya da daha iyi olduğuna karar vermek oldukça zor.
Film aslında üç farklı hikaye gibi olmasi ve izledikçe hepsinin puzzle'a dair bir diğer parça olduğunu hatta biri olmadan diğerinin olamayacağını anlıyoruz. Zaman döngüsü içinde yer alan birçok olayın, insanların farklı hikayelerinin dünyamızı bile nasıl etkileyebileceğini görüyoruz Babel'de.
Yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu; Babel hakkında şunları da söylüyor: "Karanlık bir film çektik ama bir diğer özelliği de aslında düşünceleri aydınlatıyor olması". Yönetmenin bu açıklaması gerçekten takdire şayan ve doğru. Zira filmi izlerken görebileceğimiz gelir dağılımında adaletsizlikler, sürekli kendini yüceltmeye çalışan bir ırkın aslında kendiyle barışık bile olamaması, hiç tanımımadığımız birilerinin yardım çığlığımıza kulak vermesi. Tokyo'da yaşanan kaotik ve hareketli hayatın getirdiklerinin; Meksika’da ise sınırdan geçerken yaşanan zorlukların hepsi insanların kendilerine ve diğerlerine getirdikleri zorluklar. Çocuk denebilecek yaşlarda iki ayrı insanın birinin yanlışlıkla adam vurduğu için ağladığını; diğerinin ise annesinin intiharı üzerine yaşadığı buhranları görünce gözlerinizden süzülen yaşlara engel olamıyorsunuz.
Brad Pitt ve Cate Blanchett filmin iki ağır topu gibi görünse de onların oyunculuğu vasatın üstünde değil . Filmin asıl yıldızları Faslı iki kardeşi oynayan Yussef ve Hassan. Buna ek olarak sağır ve dilsiz güzeller güzeli Japon kızımızı ekleyebiliriz. Filmin en dikkat çeken oyuncularından biri olan Japon dilberi; filmin son sahnelerin de acısını ve yanlızlığını en iyi şekilde anlatıyor bizlere. Duyamadığı kulakları ile girdiği bir kulüpte sadece renklerle eğlenmeye çalışması, hoşlandığı adamı en yakın arkadaşı ile öpüşürken görünce verdiği tepki; konuşabilmenin;duyabilmenin ve iletişimin aslında ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlatıyor bizlere.
Eğer film hakkında son bir söz söylemek gerekirse; Babel izlendiği zaman insan üzerinde saatlerce etki bırakabilen bir film. Özellikle çocuklarınız varsa ve onlardan uzaktaysanız; dünya hakkındaki endişeniz bir kat daha artıyor ve soruyorsunuz kendinize "acaba gerçekten anlıyor muyuz ne dediğimizi, anlatabiliyor muyuz kendimizi?"... 3/7/2008 Simdi ya da asla...![]() Yönetmen: Rob Reiner
Senaryo: Justin Zackham Görüntü Yönetmeni: John Schwartzman Oyuncular: Jack Nicholson, Morgan Freeman, Serena Reeder, Sean Hayesi, Rob Morlow, Beverly Todd, Alfonso Freeman, Rowena King, Annton Berry Jr., Verda Bridges, Destiny Brownridge, Brian Copeland Müzik: Marc Shaiman Tür: Komedi, Dram Yapım: ABD, 2007, 97 dakika Filmin orijinal ismi "Bucket List", yani, ölmeden önce yapmak istediğim şeyler listesi. 'Bucket List' İngilizce "nalları dikmek" anlamına gelen "kick the bucket" deyiminden geliyor. (Belki altyazılarda kullanıldığı gibi, tahtalıköy listesi olarak çevrilebilirdi.) Milyoner Edward Cole ile araba tamircisi Carter Chmabers' ın farklı dünyaları Edward'ın sahip olduğu hastanenin bir odasında kesişir. Taban tabana zıt görünen iki adam; (biri evli ve kocaman bir aile sahibi - diğeri yalnız, biri zengin - öbürü kendi halinde bir tamirci, bir uçarı, kaprisli - öteki, olgun, bilge…) hayatlarının sonunun benzer olduğunu görünce ister istemez yakınlaşır ve el nihayet kendilerini ölmeden önce yapmak istediklerinden oluşan bir liste ile kocaman bir maceranın içinde bulurlar. Paraşütten, piramitlere, Tac Mahalden, Ferrarilere uzanan bu yolculuk aralarında bir dostluğu büyütürken, her ikisinin de hayattaki önceliklerini gözden geçirmeleri ve kendilerini sorgulamaları kaçınılmaz olur. Pek çok klişe ile dolu ve hatta yer yer mantıksız da olsa (O kadar zengin bir adamın, Ferrari'ye binmemiş olması, piramitleri ya da Tac Mahal'i görmemiş olması mümkün müdür? Bunları yapmadıysa sebebi, zaten bunlara karşı ilgi duymaması mıdır yoksa?) sürekli güldüren, sonlara doğru küçük duygu fırtınaları ile kirpiklerinizi bir parça ıslatan keyifli bir seyirlik "Şimdi ya da Asla". Piramitleri ve paraşütle atladıkları sahneleri izlerken "ben de yapmalıyım" dedirten, "dünyadaki en güzel kızı öp", "muhteşem bir şeye tanık ol" vb. maddelere gelince sıra; sevdiklerimizi, hayatımıza dair isteklerimizi ertelememeyi hatırlatan ve el nihayet serin bir bahar havası gibi içimize dolup, bizi gülümseten bir film. Belki konu çok orijinal değil, belki basmakalıp fikirler çok ama sadece Jack Nicholson ve Morgan Freeman'ı görmek bile o bir buçuk saati güzelleştiriyor. Kaldı ki, mesaj kaygısı taşıyor havası vermiyor hiç ama yine de veriyor mesajını. Sinemadan çıktığımızda ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk arkadaşımla, kuvvetle muhtemel. Hayatta yapmak istediğimiz şeyleri arkamızda bırakıp gitmemeyi… Arkamıza dönüp baktığımızda, "iyi ki"lerin "keşke"lerden çok daha fazla olmasını… "Güzel yaşadım" diyebilmeyi… Seyredip mutlu olabileceğiniz bir film önerdim size bu hafta, dilerim güzel havanın, güzel filmlerin, güzel kitapların, güzel müziklerin ve güzel yemeklerin doldurduğu bir hafta sonunda bu da kulağınıza çalınan hoş bir seda olur... |
|
|