More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  firuze'nin space'i...ProfileFriendsBlogMore Tools Explore the Spaces community

firuze'nin space'i...

4/28/2008

Anlamak Ve Anlaşilmak

 
 
 
 
 
Yazışmalarla fikir alışverişi yaptığım bir arkadasimin mektubu şöyle başlıyordu:

"F.W. Forester diyor ki; anlaşılmak çok az insana nasip olan bir lükstür. Kaldı ki en derin varlıklar ve insanlar -sığ olanlara kıyasla-daha fazla yanlış anlaşılmaya mahkûmdurlar. BİZ BU DÜNYAYA ANLAŞILMAK İÇİN DEĞİL, ANLAMAK İÇİN GELDİK. Anlaşılmamanın üzüntüsünü duyacağımıza, bütün gücümüzle başkalarını anlamaya çalışırsak hayat daha da güzelleşecektir."

İlk okuyuşta hayli çarpıcı gelen bu sözler üzerinde birazcık düşündüğümde, verilmek istenen mesajın güçlü bir mantıksal temele oturmadığını ve insanın evrensel ve içgüdüsel gerçekleri ile örtüşmediğini görmem zor olmadı. Zihnimde oluşan birkaç soru, bu zayıf argümanı bence kolaylıkla çürüttü. Son karar sizin:

Biz bu dünyaya gerçekten sadece anlamak için mi geldik?
Anlaşılma arzumuz (veya içtepimiz) ve bu uğurda harcadığımız onca çaba boşuna mı acaba? Anlaşılmak isteği yaşamın güzelliğini neden bozuyor olsun ki? Yaşamın amacı salt anlamaktan mı ibaret? Veya her biri eşsiz birer varlık olan ve farklı farklı yeteneklerle donanmış 6,5 milyar insanin kendi içsel derinliklerini keşfetmeye çalışırken fark ettikleri hazinelerinden yansıyan güzellikleri diğer insanların da anlamalarını ve bundan nasiplenmelerini istemeleri -yani anlaşılma çabaları- abesle iştigal mi acaba? Onca şair, ressam, yazar, müzisyen, filozof ve bilim insanı anlaşılmak ve insanlara birtakım mesajlar vermek için değil de, sadece anlamak için mi onca eser üretmiş ve hâlâ üretmekteler?

İşte bu sorulara verdiğim yanıtlar, sevgili dostumun, beğenerek mektubunun başına yazdığı alıntının fikirsel ve mantıksal değerini maalesef epeyce düşürdü.

Anlamak elbette vazgeçilmez çabalarımızdan biri, hatta belki de birincisidir; ancak birincil amaç değildir ve olmamalıdır da. Anlatılamayan veya anlaşılamayan bir anlama kısırdır, meyvesizdir ve insanoğlunun hem kültürel, hem de ruhsal evrimine katkıda bulunmaktan uzaktır.

ANLAMAK VE ANLAŞILMAK, KOL KOLA GİDEN İKİ DOST GİBİ, YAŞAMIN TEMEL AMAÇLARINDAN BİRİNİ OLUŞTURURLAR bence. Kaldı ki biyolojik bilinç penceresinden bakıldığında ne anlamak, ne de anlaşılmak asla birer amaç değildirler. Örneğin insan genomunda (genetik şifrelerinde) yazılı olan iki temel amaç; a- yaşamak (beslenerek ve tehlikelerden korunarak ayakta kalmak), b- soyunu sürdürmektir (üremek). Dolayısıyla, DNA kitabında, "Ben bu dünyaya anlamak için geldim" cümlesiyle karşılaşamazsınız. Ne var ki, beynin mantıksal zekâsını oluşturan seri nöron bağlantılarında(IQ) ve duygusal zekâsını var eden paralel bağlantılarında(EQ), "anlamak ve anlaşılmak istiyorum" cümlesine sık sık rastlayabilirsiniz.

Eğer doğamızda anlaşılma isteği varolmasaydı, bugün ulaştığımız
bilimsel, teknolojik ve sanatsal düzeye ulaşmamız belki asla mümkün olmayacaktı. Kaldı ki anlaşılmak, zannedildiği kadar zor bir süreç de değildir. Kişinin anlaşılması iki temel etkene bağlıdır; kendini iyi ifade edebilmesi ve karşı tarafın anlama ve algılama yeteneklerinin gelişmiş olması... Anlama ve anlaşılmanın yeterli olabilmesi, ilgili tarafların mantıksal, duygusal ve ruhsal zekâlarının düzeyine ve kültürel altyapılarının yeterliliğine de bağlıdır. Bu faktörler bir araya geldiğinde anlama-anlaşılma işi kendiliğinden ve sıkıntısız biçimde gerçekleşir.

Anlamak ve anlaşılmak iki yüzlü bir madalyon gibi ayrılmaz bir bütünü oluştururlar, diyerek bir başka soruya geçiyorum:

ACABA GERÇEKTEN ANLAŞILMAK İSTİYOR MUYUZ? İstiyorsak, ne kadar anlaşılmak istiyoruz? Bir başka deyişle, hangi özelliğimizin veya parçamızın anlaşılmasını istiyoruz? Örneğin, toplum içinde taktığımız maskelerin düşmesini ve gerçek yüzümüzün anlaşılmasını hangimiz ne kadar istiyoruz acaba?

Bence, tüm insanlar bilgelik, erdem, dürüstlük, çalışkanlık, zekâ ve yaratıcılık simgesi olarak seçilip ikonalaştırılmış örnek kişilerin özellikleri çağrıştıracak yanlarını biraz da abartıyla dışa vurmak isteyen bir güdünün etkisi altındalar. Evrensel değerlere; destanlardaki, romanlardaki ve filmlerdeki kahramanlara atfedilen üstün özelliklere ve geleneksel yaşam ve düşünce biçimlerine ters düşmeyen her yönlerinin anlaşılmasını; sevgi, özveri, merhamet ve tolerans dolu olduklarını ve kendilerine etiketlerine göre değil, özelliklerine göre değer verilmesini istiyor insanlar.

Fakat aynı zamanda tüm bunlara ters düşen bazı negatif yönlerini de saklamak ve kırkıncı odalarda kilitli tutmak gibi bir çaba içindeler. Bu noktada vurgulamak istediğim nokta şu; ben bunları kınamıyorum. Bütün bu uğraşlarımız insan olmanın özelliklerinden birkaçıdır ve kaçınılmaz sonucudur. Önemli olan, insanları pozitif ve negatif özellikleri ile olduğu gibi kabul etmek; mümkünse süzülüp arınarak bugüne ulaşmış geleneksel değerlere ters düşen yönlerini törpülemeleri için onlara kırıcı olmadan yardımcı olmak ve hata yaptıklarında onlara katlanabilmek, yani tolerans göstermektir. O zaman belki insanlar daha şeffaf ve doğal davranacak ve hem anlama, hem de anlaşılma çabalarımız daha başarılı olacaktır.

KENDİMİZİN BİR PARÇASINA SÜREKLİ YABANCI KALMAMIZ sorunu ise belki ruhsal zekâmız (SQ) geliştikçe daha kolay aşılabilecektir.

Herkese önce kendini, sonra başkalarını anlama ve kendi dışarı yansıtabilme yolunda başarılar diliyorum...
 
 
 
 
 
4/7/2008

Marc Lavoine ve Christina Marocco'nun J'ai tout oublié dueti ile nostalji...

 
 
 
 
 
  
 
« J'ai tout oublié »
A deux pas d'ici j'habite
Peut-être est-ce ailleurs
Je n'reconnais plus ma vie
Parfois je me fais peur
Je vis dans un monde
Qui n'existe pas
Sans toi je n'suis plus tout à fait moi
A deux pas d'ici j'ai égaré ce que j'étais
Mon nom ne me dit rien ni la photo sur mes papiers
On peut bien m'appeler un tel ou un tel
Sans toi peut m'importe qui appelle 

Comment dit-on bonjour
Je ne sais plus
Le parfum des beaux jours
Je le sens plus
Comment fait-on l'amour
Si j'avais su
J'ai tout oublié quand tu m'a oublié
Les mots doux de velours
Je ne cris plus
Et le sens de l'humour
Je l'ai perdu
Comment faire l'amour
Si j'avais su
J'ai tout oublié quand tu m'as oublié
A deux pas d'ici j'ai essayé de revenir
De mettre un peu d'ordre à mes idées
Les rafraîchir
Je m'suis coupé les chevaux
J'ai rasé les murs
Ce que je fais je n'en suis pas sûre

J'ai tout oublié quand tu m'as oublié...
 
 
<<  Herseyi Unuttum  >>
Buraya iki adım uzakta
Belkide başka bir yerde oturuyorum
Hayatım öylesine değişti ki
Arasıra korkuya kapılıyorum
Olmayan
Bir evrende yaşıyorum
Sensiz tam olamıyorum

Buraya iki adım uzakta kendimi kaybettim
Hem ismim hem de kimlik fotoğrafım anlamsızlaştı
Adıma ne derlerse desinler
Ne farkeder kimin ne dediği sen yoksan eğer

Nasıl merhaba denilir
Unuttum
Güzel günlerin parfümünü
Burnum hissetmiyor
Nasıl sevilir
Bilemiyorum
Herşeyi unuttum sen beni unutunca
Kadife gibi yumuşak sözcükleri
Artık haykırmıyorum
Mizah anlayışım
Yok oldu
Nasıl sevilir
Bilemiyorum
Herşeyi unuttum sen beni unutunca

Buradan iki adım uzağa geri dönmeyi
Fikirlerime çekidüzen vermeyi
Tazelemeyi denedim
Saçlarımı kendim kestim
Duvarlara yaslandım
Ne yaptığımdan emin değilim

Herşeyi unuttum sen beni unutunca...
 
 
Birkac gundur melodisi kulagimda cinlayip gerek soyleyen sarkicilari gerekse ismini hatirlayamadigim bu sarkiyi gunumuzun vazgecilmeyen sitesi youtubede aramakla mesgulken, sarkiyi yillar once bir arkadasima gonderdigimi hatirladim ve arkadasimdan ismini rica ettim.
  (insan yaslandikca unutkanlasiyor sanirim...)
Soylece maziye uzanayim kendimle basbasa kalayim bir nostalji havasi estireyim dedim...
iyikide  yapmisim...
 Gerek klibindeki gorsel guzellikle, gerekse sozleriyle beni soyle aldi goturdu bu guzel sarki...
(her zamanki gibi)
 
Surcu lisan etmis olmayayim, tamda asktan yana basi dertte olanlarin sarkisiymis bu dedim...
Zannedersem sarkiyi ilk kez 2002 yilinda dinlemis ve ne kadar guzel bir sarki butun arkadaslarima gondermeliyim ve tavsiye etmeliyim demistim kendi kendime.
(radyo yayinciligi doneminde surekli olarak caldigimi da unutmamaliyim)
 
Sadece bu dueti degil ,sanatcinin diger sarkilarini da tum romantik ve asik arkadaslarima tavsiye ederim...
 
 
 
 
 
 
3/15/2008

BABEL

 
Incildeki anlatima gore babil kuleleri insanlar tarafindan cennete ulasmak amaci ile kurulmaya baslanir. Insanoglu tanriya tapmak yerine kendi ismini yuceltmek ister .Cunku kendisi dogasi itibari olarak kotu ve isyancidir ve cennete giden yolu kendisi yapmak ister. Insanoglunun bu kadar curetkar bir olaya kalkistigini goren tanri onlarin cezlandirmak icin kulenin insasinda calisan herkeze baska bir dil verir ki kulenin yapicilari birbirlerini anlayamaz olurlar ve islerine devam edemezler. Herkezin kafasi karisir, ortaya bir ugultu cikar, kimse kimsenin ne dedigini anlayamaz. Birbileriyle iletisim kuramayan butun bu yapicilar dunyanin dort bir tarafina yayilirlar. Babil kuleleri hic bir zaman bitirilemez. Daha sonra bu hikaye dunyadaki tum farkli dillerin ve irklarin nasil olustugunu aciklamak icin kullanilir.


forum resmi
 
 
BABEL
 
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu
Oyuncular: Brad Pitt, Cate Blanchett, Gael Garcia Bernal, Koji Yakusho, Adriana Barraza

Senaryo: Guillermo Arriaga
Görüntü Yönetmeni: Rodrigo Prieto
Müzik: Gustavo Santaolalla
Kurgu: Douglas Crise, Stephen Mirrione
Tür: Drama - Gerilim
Süre: 142 Dk.
Yapım: 2006 - ABD


 3 farklı kıtada çekilen etkileyici bir dram. Faslı 2 çocuk babalarının tüfeğini denemek için yoldan geçen bir otobüse ateş ederler. Bu kaza ile Japon sağır bir genç ve babası, 2 Faslı çocuk, Amerikalı evli bir çiftin hayatları bir anda kesişir.

Konu: Fas'ın uçsuz bucaksız çöllerinde patlayan tek el silah sesi, üç kıtadaki dört farklı ailenin yaşamını derinden etkileyecek olaylar zincirinin fitilini ateşler. Bu olaydan etkilenenler arasında Fas'ta turistik gezi yaparken ölüm kalım mücadelesi yaşamak zorunda kalan Amerikalı karı-koca, kazayla işledikleri suç yüzünden başı derde giren iki Faslı çocuk, Amerikalı iki küçük çocukla Meksika sınırını yasadışı yollardan aşan Meksikalı çocuk bakıcısı ve Tokyo'da babası polis tarafından aranan asi ruhlu sağır Japon genç kız vardır.

Birbiriyle çatışma halindeki kültürlerin ve uçsuz bucaksız mesafelerin ayırdığı dört farklı insan grubu, izolasyon, keder ve üzüntü duygularının eşlik ettiği paylaşılmış kadere doğru hızla yol almaya başlayacaklardır.



 
ANLASILMAK ISTIYORSAN, DINLE…
 
 
Amorres Perros ve 21 Gram filmlerinin Meksikali yonetmeni Alejandro Gonzales Inarritu ve daha once de beraber calistigi senaryo yazari Guillermo Arriaga bir araya gelerek BABEL'I yazdilar. Antik cagdaki hikayeden esinlenerek yazilan Babel, modern gunumuzun problemini ele aliyor. Iletisimsizlik, yanlis anlama ve karistirilan kimlikler konularinindan bahseden hikaye 4 ayri yerde ve 4 ayri dilde anlatiliyor.
 
 Film, tek bir mermi atisi ile Fas colunde baslar ve merminin yankisi California'dan Meksikaya ve oradan da Japonya'ya ulasir. Baglayici tema dil ve dilin iletisimdeki basarisizligidir. Esler, nesiller ve toplumlar arasindaki iletisimsizlik Fas colunde atilan tek bir merminin tetikledigi hikayeler zinciri karisimiza cikar. Fas colunde kecileri ile yasayan koylu bir ailenin hikayesi, colde olmekte olan karisina yardim bulmaya calisan Brad Pitt, Meksikadaki oglunun dugunune gitmeye karar veren, aileleri tatilde oldugu icin yanina, baktigi iki amerikali cocugu da alan illegal bakici Amelia'nin Amerika Meksika sinirini gecmesi ile Japonyada yasayan, annesinin ani olumu ile savasan isyankar sagir-dilsiz Chieko'nun seks'i iletisim silahi olarak kullanmaya calismasi birbirine karisir ve aslinda tek bir hikaye oluverir.
Herkez bir sekilde anlasilmayi bekliyordur. Insanlar arasi dogal bariyerler ve yanlis anlasilmalarin insanoglunu nasil ayirdigi bu 4 hikayenin birbirine baglanmasi ile anlatilir. Fas collerinde, Batinin dinlemeyi bilmeyen ve istemeyen pervasiz tavirlari, dogunun duraganligi ve sabri ile karsilasir. Bir koyde sikisip kalan Amerikali turist ve olmekte olan karisinin yasadigi panik ve acelecilik koylulerin olani oldugu gibi kabul etmeyi ogrenmis bakislari ile tanisir. Durgunluk esastir sabir ogrenilmistir. Japon sagir-dilsiz kizin sessiz dunyasi, icinde bulundugu sehir Tokyo'nun yogun, gurultulu ve hizli dunyasinda yer edinemez. Baktigi hic bir yerde umut gorunmez. Iletisimsizligi somuttur, dokunulabilir. Uzerinde tasir zorunlu sessizligini...
 
Inarritu kendi deyisi ile kendi sectigi surgunde, Amerikada yasiyor son yillardir. Secilmis surgunde yasamanin verdigi etki ile yazmaya basladiklari bu hikaye ucuncu dunya ulkesi vatandasinin 1.dunya ulkesinde yasanan tecrubelerinden yola cikiyor. Amerikanin yuzde sekseninin pasaportu bile olmadigindan bahseden yonetmen,"Baskalarinin gozlerinin icine bakmadikca ve nefeslerini koklamadikca onlari tanimaya baslayamazsiniz" diyor bir roportajinda. Uzunlugu neredeyse 2,5 saati bulan film gordgum en sert ve en iyi filmlerinden biri. Inarritu'nun bir ileri bir geri giden kurgusu 4 ayri hikayeyi dahice birbiri ile bagliyor. Sizi alip farkli yerlere goturecek olan film kafanizi bazi sorular ile mesgul edebilir:
 
Birbirinizi ne kadar dinliyorsunuz ve iletisime ne kadar aciksiniz…?
 
Fas'ın tozlu topraklarına açılan bir pencereden bir tek kurşun kaç kişinin hayatını değiştirebilir? Silahlar mı insanoğlunun sonunu hazırlayan yoksa iletişimsizlik mi? Bir anne, bir babadan daha önemli midir yeri geldiğinde?
 
Çölün ortasında hayat bambaşka aslına bakacak olursak. Su yok, gerekenler yok. Belki de yaşamın bir bütünü kayıp bu çorak topraklarda. Tek eğlenceleri keçi sürülerine dadanan çakalları vurmak olan iki erkek kardeş; böyle bir hayatın içindeler işte. Hassan ve Yussef filmin belki de en önemli karakterleri. Öyle ki; Brad Pitt bile bazen onların gölgesinde kalabiliyor. Yaşanan savaşı, haksızlıkları, ümitsizlikleri ve hatta çarpıklıkları onların gözlerinden ve ailelerinin gözlerinden izlemek bize dünyanın aslında bambaşka bir yer olduğunu hatırlatıyor. Kadın vücudunu tanıma çabasında olan Yussef'in kendi kız kardeşini izlemesini bile büyük bir ayrıntı aslında filme dair. Ve bu hayatı Tokyo'da yükselen gökdelenler; Meksika'da yaşanan göçmen sorunları ile karşılaştırınca; aslında hangisinin daha kötü ya da daha iyi olduğuna karar vermek oldukça zor.
 
Film aslında üç farklı hikaye gibi olmasi ve izledikçe hepsinin puzzle'a dair bir diğer parça olduğunu hatta biri olmadan diğerinin olamayacağını anlıyoruz. Zaman döngüsü içinde yer alan birçok olayın, insanların farklı hikayelerinin dünyamızı bile nasıl etkileyebileceğini görüyoruz Babel'de.
 
Yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu; Babel hakkında şunları da söylüyor: "Karanlık bir film çektik ama bir diğer özelliği de aslında düşünceleri aydınlatıyor olması". Yönetmenin bu açıklaması gerçekten takdire şayan ve doğru. Zira filmi izlerken görebileceğimiz gelir dağılımında adaletsizlikler, sürekli kendini yüceltmeye çalışan bir ırkın aslında kendiyle barışık bile olamaması, hiç tanımımadığımız birilerinin yardım çığlığımıza kulak vermesi. Tokyo'da yaşanan kaotik ve hareketli hayatın getirdiklerinin; Meksika’da ise sınırdan geçerken yaşanan zorlukların hepsi insanların kendilerine ve diğerlerine getirdikleri zorluklar. Çocuk denebilecek yaşlarda iki ayrı insanın birinin yanlışlıkla adam vurduğu için ağladığını; diğerinin ise annesinin intiharı üzerine yaşadığı buhranları görünce gözlerinizden süzülen yaşlara engel olamıyorsunuz.
 
Brad Pitt ve Cate Blanchett filmin iki ağır topu gibi görünse de onların oyunculuğu vasatın üstünde değil . Filmin asıl yıldızları Faslı iki kardeşi oynayan Yussef ve Hassan. Buna ek olarak sağır ve dilsiz güzeller güzeli Japon kızımızı ekleyebiliriz. Filmin en dikkat çeken oyuncularından biri olan Japon dilberi; filmin son sahnelerin de acısını ve yanlızlığını en iyi şekilde anlatıyor bizlere. Duyamadığı kulakları ile girdiği bir kulüpte sadece renklerle eğlenmeye çalışması, hoşlandığı adamı en yakın arkadaşı ile öpüşürken görünce verdiği tepki; konuşabilmenin;duyabilmenin ve iletişimin aslında ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlatıyor bizlere.

Eğer film hakkında son bir söz söylemek gerekirse; Babel izlendiği zaman insan üzerinde saatlerce etki bırakabilen bir film. Özellikle çocuklarınız varsa ve onlardan uzaktaysanız; dünya hakkındaki endişeniz bir kat daha artıyor ve soruyorsunuz kendinize "acaba gerçekten anlıyor muyuz ne dediğimizi, anlatabiliyor muyuz kendimizi?"...


3/7/2008

Simdi ya da asla...

 
 
Yönetmen: Rob Reiner

Senaryo: Justin Zackham

Görüntü Yönetmeni: John Schwartzman

Oyuncular: Jack Nicholson, Morgan Freeman, Serena Reeder, Sean Hayesi, Rob Morlow, Beverly Todd, Alfonso Freeman, Rowena King, Annton Berry Jr., Verda Bridges, Destiny Brownridge, Brian Copeland

Müzik: Marc Shaiman

Tür: Komedi, Dram

Yapım: ABD, 2007, 97 dakika

Filmin orijinal ismi "Bucket List", yani, ölmeden önce yapmak istediğim şeyler listesi. 'Bucket List' İngilizce "nalları dikmek" anlamına gelen "kick the bucket" deyiminden geliyor. (Belki altyazılarda kullanıldığı gibi, tahtalıköy listesi olarak çevrilebilirdi.)

Milyoner Edward Cole ile araba tamircisi Carter Chmabers' ın farklı dünyaları Edward'ın sahip olduğu hastanenin bir odasında kesişir. Taban tabana zıt görünen iki adam; (biri evli ve kocaman bir aile sahibi - diğeri yalnız, biri zengin - öbürü kendi halinde bir tamirci, bir uçarı, kaprisli - öteki, olgun, bilge…) hayatlarının sonunun benzer olduğunu görünce ister istemez yakınlaşır ve el nihayet kendilerini ölmeden önce yapmak istediklerinden oluşan bir liste ile kocaman bir maceranın içinde bulurlar.

Paraşütten, piramitlere, Tac Mahalden, Ferrarilere uzanan bu yolculuk aralarında bir dostluğu büyütürken, her ikisinin de hayattaki önceliklerini gözden geçirmeleri ve kendilerini sorgulamaları kaçınılmaz olur.

Pek çok klişe ile dolu ve hatta yer yer mantıksız da olsa (O kadar zengin bir adamın, Ferrari'ye binmemiş olması, piramitleri ya da Tac Mahal'i görmemiş olması mümkün müdür? Bunları yapmadıysa sebebi, zaten bunlara karşı ilgi duymaması mıdır yoksa?) sürekli güldüren, sonlara doğru küçük duygu fırtınaları ile kirpiklerinizi bir parça ıslatan keyifli bir seyirlik "Şimdi ya da Asla". Piramitleri ve paraşütle atladıkları sahneleri izlerken "ben de yapmalıyım" dedirten, "dünyadaki en güzel kızı öp", "muhteşem bir şeye tanık ol" vb. maddelere gelince sıra; sevdiklerimizi, hayatımıza dair isteklerimizi ertelememeyi hatırlatan ve el nihayet serin bir bahar havası gibi içimize dolup, bizi gülümseten bir film.

Belki konu çok orijinal değil, belki basmakalıp fikirler çok ama sadece Jack Nicholson ve Morgan Freeman'ı görmek bile o bir buçuk saati güzelleştiriyor. Kaldı ki, mesaj kaygısı taşıyor havası vermiyor hiç ama yine de veriyor mesajını. Sinemadan çıktığımızda ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk arkadaşımla, kuvvetle muhtemel. Hayatta yapmak istediğimiz şeyleri arkamızda bırakıp gitmemeyi… Arkamıza dönüp baktığımızda, "iyi ki"lerin "keşke"lerden çok daha fazla olmasını… "Güzel yaşadım" diyebilmeyi…

Seyredip mutlu olabileceğiniz bir film önerdim size bu hafta, dilerim güzel havanın, güzel filmlerin, güzel kitapların, güzel müziklerin ve güzel yemeklerin doldurduğu bir hafta sonunda bu da kulağınıza çalınan hoş bir seda olur...

 
2/13/2008

Dido - Take My Hand ve The Lake House fragmani ile birlikte...

 
 
 
 
 
Touch my skin,and tell me what you’re thinking
Take my hand and show me where we’re going
Lie down next to me, look into my eyes and tell me, oh tell me what you’re seeing
So sit on top of the world and tell me how you’re feeling
What you feel now is what I feel for you
Take my hand and if I’m lying to you
I’ll always be alone
If I’m lying to you
See my eyes, they carry your reflection
Watch my lips and hear the words I’m telling you
Give your trust to me and look into my heart and show me, show me what you’re doing
So sit on top of the world and tell me how you’re feeling
What you feel now is what I feel for you

Take my hand and if I’m lying to you
I’ll always be alone
If I’m lying to you
Take your time, if I’m lying to you
I know you’ll find that you believe me
You believe me

Feel the sun on your face and tell me what you’re thinking
Catch the snow on your tongue and show me how it tastes
Take my hand and if I’m lying to you
I’ll always be alone
If I’m lying to you
Take your time, if I’m lying to you
I know you’ll find that you believe me
You believe me
 
http://img24.yukle.tc/images/6179resim1.jpg
 
2006 Yapım Romantik bir Film, Arşive ekleme zamanı...
Sizde bir Pazar günü bunaldıysanız, evde olmanızın keyfini çıkarmak adına bir sinema seyretmenizi tavsiye ederim.
Biraz okumaya ara verme zamanı...
Size bu yüzden güzel bir film öneriyorum. Seyrettiyseniz de bir kez daha seyredebilirsiniz...

Filmin adı : THE LAKE HOUSE.

Filmin başrol oyuncuları: Keanu REEVES, Sandra BULLOCK.
Film, bayan bir doktor ile bir mimar arasında geçen bir aşk hikayesini anlatmaktadır. Ama bildiğimiz aşk hikayelerinden farklı bir hikaye.
Konusu:
" Hayatında bir değişiklik yapma vaktinin geldiğini hisseden Dr. Kate Forster (SANDRA BULLOCK) stajını tamamladığı yerel İllinois hastanesinden ayrılarak hasta trafiğinin yoğun olduğu Chicago`da bir hastanede çalışmayı kabul eder. Geride bırakmaktan üzüntü duyduğu tek şey kiralamış olduğu güzel evdir. Kate şehre doğru yola çıkmadan önce evin bir sonraki sakini için posta kutusuna bir not bırakır. Bu notta kendisine gelen mektuplar için yeni adresini bırakır ve kapının üzerindeki gizemli pati izlerinin kendisi taşınırken de orada olduğunu açıklar. Evin yeni kiracısı Alex eve geldiğinde ise hiçbir yerde pati izinden eser yoktur. Kate ve Alex göl evinin posta kutusu aracılığıyla yazışmayı sürdürürken, inanılmaz ve imkansız bir şekilde iki ayrı yılda yaşadıklarını görürler. “
Film hayata gerçekçi bakanlar için çok çekici gelmeyebilir. Aşkın imkansızlığına inananlar bu filmi mutlaka seyretmeliler. Hoş bende aşka inanmayan biri olarak çok fikirlerim değişmedi diyemem ama !
Bu ara sınavlarım için okuduğum felsefive psikolojik metinler arasında bu filmi seyretmek iyi bir mola oldu benim için. Sizlere de iyi gelecektir. İyi bir film bazen okuduğunuz kaliteli kitaplar kadar önemlidir. Kitaplarda okuduklarınızın fenomenleşmiş şeklini sinemada görmek insana başka bir zevk de verebiliyor.
Ne diyordum filmden bahsediyordum. Tabi ki filmin sonucunu açıklamayacağım.
Filme dair bir betimleme yaparsak, film fantastik bir aşk filmi.
Birazcık felsefe yapmama izin verirseniz, Antik Yunan Felsefesine baktığımızda göreceğiz ki, Aşk insanın ‘iyi’yi daima ve kendi bünyesine özümseme arzusu olarak ölümlü bir doğanın doğurma yoluyla gerçekleştirdiği ölümsüz olma arzusu olarak tanımlanır. Bu tanım, Aristoteles’in görüşlerinde de vardır. Bu yüzden aşk, akıldışıdır. Onun bu ne`liği, ister istemez aşkı fantastik yapıyor. Bu yüzden Leyla ve Mecnun ve diğerleri var. Ama Batılılar bizden her konuda olduğu gibi bir adım önde. Çünkü, onlar kayıp giden zamanlara bizim kadar uzaktan bakmıyorlar. Hiçbir hikayeyi yarım bırakmak istemiyorlar. Pişmanlıklarla geçmiyor zamanları. Geçenlerde felsefeci bir arkadaş şöyle diyordu: “ Biz doğulular bir şeyin kıymetini kaybettikten sonra anlıyoruz. ” bildiğimiz bir cümle, ama altını çizmek istediğim nokta “BİZ DOĞULULAR” kısmıydı.
Evet biz Doğulular aşkı fantastik yaşamayı daha çok seviyoruz. O yüzden öteki alemde kavuşacağımız aşklara daha çok sahip çıkıyoruz.
Batılılar ise, bir zamanlar kaybettikleri fantastik duyguları yeniden kazanmak için sinemalar yapıyor , kitaplar yazıyor. Hatta üniversitelerinde “Aşk”ın kürsüsünü kuruyorlar. Ama onların fantastik perspektifleri realizmle son buluyor. Bu da onları yaşadıkları ana geri getiriyor. İşte bu filmde tam da bu felsefeyi bulabilirsiniz.

Fantastik duygularla başlayan bir aşkın realizme nasıl dönüştüğünü izleyeceksiniz. Pişmanlık yerine sahip çıkmak istediklerimiz ile fantastik duygularla yaşamanın yanında realizmin o kadar soğuk olmadığını hissettiren güzel bir film.
Aşktan vazgeçmeyen ama imkansızlığına inanan "bayan doktor" , şöyle diyor en son yazdığı mektupta : “ ...zamanın durduğu anda bir düştü... ...sahip olduğum hayatı yaşamalıyım. Lütfen artık bana yazma. Bırak gitmeliyim...” Bir doktordan da aşka dair incelik beklememek gerek galiba :) Bu da benim yorumum :)
 
Aşkından vazgeçmeyen bir adamın kendisini eleştiren kardeşine verdiği cevap bütün filmi özetliyordu. Kardeşi yaşadığının gerçek olmadığını söylediğinde ona şöyle diyor Alex: “ O bildiğim her şeyden daha gerçekti...Onu seviyorum ve şimdi o gitti. O gitti...”
Aşkın akıl dışılığına ya da imkansızlığına inat söylenmiş bir söz: O BİLDİĞİM HER ŞEYDEN DAHA GERÇEKTİ...
Bir aşkı öldüren zamandır. Bu fikir tartışılabilir. Bu filmin konusu da zamanın içinde aşkın bitmesine izin vermek yerine, zamanı kendi lehine çeviren iki insanın mücadele ederek aşkın nasıl gerçek bir realiteye dönüştüğünü anlatıyor...
Ama bir şey hatırlatayım. Kadın bir ara umudunu kesiyor. Ama Alex aşkından vaz geçmiyor. Ee ne demişler, “Erkekler sevdi mi ölünceye kadar, kadınlar sevdi mi evleninceye kadar !

Filmde bir şey daha dikkatinizi çekecek, mektuplar. Doktor ile Alex sürekli birbirlerine mektup yazıyorlar. Bu da yine Batılıların sıkıldıkları teknolojik hayatları arasında kaybettikleri değerleri hatırlatmak adına yaptıkları bir irdeleme...
Bir de benim filmde en çok beğendiğim Göl Evi’nin içindeki büyüyen kocaman bir ağaç... Ağacın da bir anlamı var...Evin de ayrı bir hikayesi var. Tabi filmdeki bu sembolleri kendimce yorumlamayım. Artık susayım. Yoksa seyretmekten vaz geçeceksiniz. Kendimi sinema konusunda bir uzman gibi gösterme ukalalığı göstermeyeyim...
Güya kendime söz vermiştim, aşk üzerine ne felsefe yapmayacağım ne de herhangi bir kitap okuyacağım diye...
Neyse toparlayım... Bu film bana şu mesajı verdi. Onu söylemeden gitmeyeceğim.Amiyane söyleyeceğim bu sonucu... :)
“Sizin de bir aşkınız varsa ona sahip çıkın kardeşim ! diyor
Tabi filmdeki aşk olgusunu bütün kavramlara isterseniz iliştirebilirsiniz... O da sizin fantastik duygunuza kalmış... Felsefe sagolsun. Biraz "hayatımı karmaşıklaştırdığını" söyleseler de :) ben zevk alıyorum :)

Film hakkında kendi sitesinden bilgi almak isterseniz adresi:
http://thelakehousemovie.warnerbros.com/

Bir de bu kadar çok konusunca şunu söyleyebilirsiniz: Bu filmi seyrettikten sonra ne yapalım Serap?, diye :)
Akşam üstü eşinizle ya da sevdiğinizle elele yürüyüşe çıkın...
Arada bir de gözlerine bakmayı unutmayın :)

Size fantastik ama sonu realite olan güzel bir gün diliyorum...
 
 
1/14/2008

white flag...

 
 
 
I know you think that I shouldn't still love you
I'll tell you that
But if I didn't say it
Well, I'd still have felt it
Where's the sense in that?

I promise I'm not trying to make your life harder
Or return to where we were

Well I will go down with this ship
And I won't put my hands up and surrender
There will be no white flag above my door
I'm in love and always will be

I know I left too much mess
And destruction to come back again
And I caused but nothing but trouble
I understand if you can't talk to me again
And if you live by the rules of "It's over"
Then I'm sure that that makes sense

Well I will go down with this ship
And I won't put my hands up and surrender
There will be no white flag above my door

I'm in love and always will be

And when we meet
As I'm sure we will
All that was then
Will be there still
I'll let it pass
And hold my tongue
And you will think
That I've moved on

Well I will go down with this ship
And I won't put my hands up and surrender
There will be no white flag above my door
I'm in love and always will be

Well I will go down with this ship
And I won't put my hands up and surrender
There will be no white flag above my door
I'm in love and always will be

I will go down with this ship
And I won't put my hands up and surrender
There will be no white flag above my door
I'm in love and always will be

 

only time...

 
 
 

Who can say where the road goes
Where the day flows
Only time
And who can say if your love grows
As your heart chose
Only time
Who can say why your heart sighs
As your love flies
Only time
And who can say why your heart cries
When your love lies
Only time
 
Who can say when the roads meet
That love might be
In your heart
And who can say when the day sleeps
If the night keeps
All your heart
 
Night keeps all your heart
 
Who can say if your love grows
As your heart chose
Only time
And who can say where the road goes
Ahere the day flows
Only time
 
Who knows
Only time
Who knows
Only time
 
 
View more entries